Reklam

‘Adalet’in çöküşü ya da önce hacet sonra sıvama

KULLANACAĞIM tabirler için baştan özür dileyeyim, ama bu yazıyı başka türlü yazma ihtimalim yok.

“Adalet”in, yargının, hukukun içine düştüğü durumu anlatacak başka kelime bulamıyorum.

O yüzden baştan özür dileyeyim.

Olacağı buydu.

Başka türlü de olamaz, başka türlü de sonuçlanamazdı.

Siz eğer hukuku sağından solundan çekiştirirseniz, hiçbir şeyi öngöremez, başınıza geldikten sonra hukuku, yasayı kendinize uydurmaya çalışırsanız, “adalet”in kıçını bir tarafa, başını bir tarafa itip çekerseniz, yargının bütünlüğünü, yargının mantığını bozarsanız sonuç bu olur.

Başka türlüsü de olmaz.

Geçtiğimiz 10 yıl içerisinde yargının hızla siyasallaşmasına, yargının hızla bir intikam aracı olmasına, kindarların intikam duygusunu tatmine yönelik bir hal almasına tanıklık ettik.

Ne var ki, son birkaç ay içinde bunun ucu başka yere, zülfü yâre dokunmaya başlayınca “kindarlar”ın bir bölümü “Biz ne halt ettik” demeye başladılar.

Bu sefer yargıyı başka ucundan çekip başka yere yönlendirmeye çalıştılar.

Sonuç bu oldu.

Yargı boğuldu, “adalet” çöktü.

Bir yanda “neyle suçlandıkları” mahkûm olmalarına rağmen belli olmayan bazı sanıklar çoktan hak ettikleri özgürlüğe kavuşurken, diğer yandan işledikleri cinayetlerde suçüstü yakalanmış bazıları da arada özgürleşiverdiler.

Alpaslan Arslan bunlardan biri.

Türkiye’nin en üst yargı kurumlarından birini elinde silahla bastı.

Bir yüksek yargı mensubunu, saygıdeğer bir hâkimi öldürdü, 6’sını yaraladı.

Suçüstü yakalandı.

Her şey açıkça ortadayken, suçüstüyle suç sabitken “siyasallaşan” yargı, “kindarlıkla” olayı başka yerlere yamamaya çalışıp bu suçüstünden suçüstü olmayanlara da pay çıkarmaya kalkışınca normalde 6 ayda bitecek bir yargılama 7 yılı aştı ve suçüstü yakalanan bir katil serbest kaldı.

Keza Malatya’da Zirve katliamı davasında da, birkaç ayda bitecek bir yargılama, başkalarını da bu işe ortak etme çabasıyla siyasi bir hale sokulunca 7 yılı aşan bir süreye yayıldı.

Üç kişiyi doğraya doğraya öldüren katiller serbest kaldı.

Bunun tek nedeni var.

Yargının “kin ve nefret”e alet edilmesi, siyasi nedenlerle bu işle alakası olup olmadığı belirsiz kişilerin bu suça bulaştırılmak istenmesi.

Zirve katliamı ve Danıştay cinayeti, Ergenekon’a “zorla” bağlanmaya çalışılmasa, suçu sabit olan bu kişiler üzerinden suçu pek de sabit olmayan kişilere suçlama yapılmak istenmese “adalet” kendi işleyişine bırakılsa bu “katiller” dışarı çıkmayacaktı.

Ama şimdi aramızdalar.

Bir daha da içeri zor girerler.

“Adalet”i bu kadar çökmüş bir ülkenin, bundan sonra nasıl “adalet” tesis edeceğini ise anlamak zor.
Çünkü sürekli “adalet”in içine s.çıyorlar.

Düzeltmek isterken de sıvıyorlar.

 

Balyoz mahkûmlarına üzülüyorum

ACIRIM acırım Balyoz Davası sanıklarına acırım.

Onların davası hızlı görülüp savunmalar uzun tutulmadığı için hükümleri kesinleşti ve onlar için yapacak bir şey yok.

Kimi görevde, kimi emekli 200’ü aşkın TSK mensubu çok ağır cezalara çarptırıldılar.

Yargıtay da cezalarını rekor hızla onadığı için onların çıkma ihtimali yok.

İddia o ki, Genelkurmay’dan çok üst düzey bir yetkili Balyoz Davası yargılamaları sırasında sanıklara haber yollamış.

“Savunmaları çok uzatmayın. Dava çok uzamasın. Yargıtay bu cezaları onamayacak, çıkacaksınız” demiş.
Bunun üzerine de sanıklar mahkemeyi oyalama yoluna gitmemişler.

Ama beklentinin tersine Yargıtay’dan da onama gelince yandılar.

Şimdi ortada hukuk adına büyük bir garabet, daha doğrusu büyük bir rezalet var.

Suçüstü yakalanmış katiller serbest.

Bir seminere katılanlar ve hatta katılmadığı halde katılmakla suçlananlar mahkûm.

Hem de ne cazalara.

Hukukun, “adalet”in içine düştüğü bu pis, bu utanç verici durumdan Türkiye’yi kurtarmanın bundan böyle tek bir yolu kaldı: “Af”

Yani bir hukuk ayıbını, bir başka hukuk ayıbıyla temizlemek.

Tabii ona da temizlemek denilirse.

Aslında her şey yukardaki yazıda söylediğim gibi.

S.çmak ve sıvamakla ilgili.

 

Her dönem biter, her bürokrat hesap verir

BİR mahkeme, “TBMM kararını tanımıyorum” diyebilir mi?

Konu yargılamayla ilgili ise elbette diyebilir.

Mahkemeler hürdür ve bağımsızdır. Hiçbir güç yargılamasına müdahale edemez.

Peki bir mahkeme, yaptığı yargılamanın içeriğine hiç karışmadan, sadece o mahkemenin görev ve yetkilerini ortadan kaldıran bir değişikliği tanımıyorum diyebilir mi?

O taraf tartışmalı.

Diyorum ya, hukuk ucundan köşesinde sürekli çekiştirildiği için durum net olmamakla beraber, mantık olarak bir mahkeme kendisini var eden ve görevli olduğunu ilan eden TBMM’nin karar değişikliğine “Yok hükmündedir” diyemez.

Ama bu sadece “doğru ve dürüst” mantıkla böyle.

Türkiye’de ne yazık ki, artık doğru ve dürüst diye bir şey yok.

Bir Başbakanlık Müsteşarı veya İçişleri Bakanı bir ilin Emniyet müdürüne “Yargı kararını tanımayın” diye talimat verebiliyorsa, daha yeni atanmış ve yargıyı tanımasın diye atandığı düşünülen Emniyet müdürü “Efendim nasıl olur” diye itiraz ettiğinde devletin en üst düzey bürokratı “Yırtın atın o mahkeme kararını” diyorsa, yani “yürütme” yargıyı tanımıyor, tanımamayı emrediyorsa, yargı da yasamayı tanımıyorum diyebilir.

Biri ne kadar yanlışsa diğeri de o kadar yanlıştır.

Ama burada bir yanlış bir yanlışla eşitlenmez. Sadece iki büyük yanlış çıkar.

Ancak iser yargıda, ister yürütmeye bağlı olsun tüm bürokratlar şunu bilmeliler ki, “Bu ülkede hesap sorulur”.

Bitmeyecek zannedilen her dönem biter.

Ve mutlaka hesap verilir.

Bürokratlar bunu unutmasın.

Bugün, bir zamanlar kendilerine dokunulmayacağını zanneden onlarca “asker veya sivil bürokrat” hapishanelerde.

O bitti.

Bu da biter.

NE ZAMAN ADAM OLURUZ?
Yargıyı bitirmenin ülkeyi bitirmek anlamına geldiğini anladığımız zaman.

Erişilebilirlik Araçları