Reklam

Terim açık olmalı, net olmalı, şeffaf olmalı

Denizbank şube müdürü Seçil Erzan’ın “dolandırıcılık” hikayesinde, Fatih Terim’in adı çokça geçiyor.

Bu durum belli ki Terim’i rahatsız ediyor ve bu işin dışında kalma gayreti içinde.

Ancak bunu “sessiz” kalarak ya da “gizemli bir hava” yaratarak başaramaz.

Bunun çok daha basit bir yolu var.

Net olmak, açık olmak, şeffaf olmak.

Eski futbolcuları ve bir grup iş insanını bir fonun varlığına inandırarak dolandıran Seçil Erzan’la bu kadar yakın bir ilişkisi varken, avukatını bu kadınla evlendirmeye çalışmışken, Erzan’ın Bozcaada’daki evinde adına pahalı davetler verilirken, Erzan’la ilişkisini “kızım” gibi diye tanımlarken, banka hesaplarını Terim’in anlatımıyla 6, Erzan’ın anlatımıyla 12 yıldır Erzan yönetirken “gizemli” olmak bir anlam ifade etmez.

Keza bu iş ortaya çıktıktan, saadet zinciri benzeri dolandırıcılık operasyonu patladıktan sonra mağdurlar ile banka yönetimi arasında yapılan toplantıda Terim başköşede oturuyorsa, parasını kaptıran herkes Erzan’ın Terim’i kefil gösterdiğini söylüyorsa, banka genel müdürünün futbolculara sorduğu “Nasıl güvendiniz” sorusuna futbolcular “Ona değil, hocaya güvendik” diyorsa ve Terim bundan gurur duyuyorsa, kendisinden izin almadan tuvalete gitmeyecekmiş gibi görünen damadı Emre Belözoğlu’ndan aldığı paralarla bu işe milyon dolarlar koymuşsa ve Seçil Erzan ilk ifadesinde Terim’den de cüzi de olsa bir miktar alarak bu işe başladığını anlatıyorsa “Ben bu işin dışındayım” mesajı vermek için davacı olmamak da Terim’i bu işin dışına taşımaz.

Dediğim gibi Terim “net olarak, açık olarak, şeffaf olarak” kendisine “İmparator” diyen kamuoyunun karşısına çıkmak zorundadır.

Yukarıda saydıklarımın hiçbiri Terim’i suçlu yapmaz.

Ama tavrı “şüpheli” yapar.

Terim çıkıp konuşmalıdır.

1. “Benim Seçil Erzan’la tek ilişkim banka şube müdürü olması ve benim de paramın bu şubede olmasıdır. Bunun dışında ne fon bilirim ne de başka bir şey.” diyebilir.

2. “Vallahi ben de başta güvenip bir fona biraz para koydum ama sonra bu işin normal olmadığını anladım ve paramı alıp çıktım.” diyebilir.

3. “Benim de bu fonda param var ama aldığım para yatırdığım paradan daha fazla olduğu için, bir zararım yok. Bu yüzden de davacı olmadım.” diyebilir.

4. “Ben Seçil’i çok severim. Kızım gibidir. Bu yüzden de bir iki milyon dolar kaybettim diye kendisinden davacı olmak istemedim. Seçil kızıma helali hoş olsun.” diyebilir.

5. “Ben asla fona para koymadım. Fondan haberim bile yok. Futbolcularım bana sorsa idi onlara da sakın ha uzak durun derdim ama bana hiçbiri sormadı, benim da onların buraya para koyduğundan haberim olmadı.” diyebilir.

6. “Koskoca Fatih Terim olarak böyle adi bir dolandırıcılığa kurban gitmiş olmaktan utandım. Bu yüzden davacı olmadım.” diyebilir.

Tüm bunlar, başka sorular doğursa bile en azından bir “samimiyet” göstergesi olur.

Hatta dediği gibi tüm bunların dışında ise “Hiçbir ilgim ve bilgim olmadığı halde adımı bir dolandırıcılık operasyonunda kullanarak lekelediği için” gerekçesi ile Seçil Erzan’dan davacı olabilir.

Terim’e tavsiyem, bu konuda açık ve dürüst olmasıdır.

Çoğunluğun sahtekar olduğu yerlerde dürüstlük en büyük hiledir.

Tabii gerçekten dürüstseniz.


Erzan yatar çıkar, dava bitmez

Siz okurlar ve izleyiciler soruyorsunuz, “Bu dava nereye gider” diye.

Bence ortada birden fazla dava var ya da olması lazım.

Bunlardan biri parasını kaybedenler ile Seçil Erzan arasındaki dava, Seçil Erzan’ın dolandırıcılık davası.

Seçil Erzan’ın şikayetçileri dolandırıp dolandırmadığı ile ilgili bir dava.

Burada Erzan “Dolandırmadım, riskli bir yatırıma ortak oldular” diyebilir.

Bunun bir yatırım ortaklığı mı, yoksa bir dolandırıcılık mı olduğuna mahkeme karar verir.

Bir diğer dava banka ile Seçil Erzan arasında olmalı.

Denizbank Seçil Erzan hakkında banka adını kullanarak dolandırıcılık yapmak, banka yönetimini suça bulaşmış gibi göstermek ve evrakta sahtecilik suçlamaları ile davacı olabilir.

Bunların dışında ayrıca alacak davaları olacaktır.

Parasını kaybedenler, Seçil Erzan’a ve Denizbank’a alacak davası açacaklardır.

Paranın ödenip ödenmeyeceğine, yani ortada bir alacak olup olmadığına ve bir alacak varsa eğer bu parayı Seçil Erzan’ın mı yoksa bankanın mı ödeyeceğine mahkeme karar verecektir.

Yani ortada Seçil Erzan açısından bir ceza davası, bir de alacaklılar açısından hukuk davası söz konusudur.

Bu arada dosya defalarca farklı bilirkişilere gidecek, her bilirkişi raporuna taraflardan biri itiraz edeceği için defalarca rapor istenecektir.

Ceza davası bu işin kolay ve çabuk sonuçlanacak yönüdür.

Alacak davası ise uzun ve çetrefillidir.

Muhtemelen olacağı şudur.

Seçil Erzan dolandırıcılıktan ve diğer tüm suçlardan suçlu bulunsa ve mahkum olsa bile birkaç yıl hapis yatıp çıkacak.

Seçil Erzan hapisten çıktığında alacak davası hâlâ sürüyor olacaktır.

Velev ki, birileri “Şu davayı çabuk sonuçlandırın” diye buyurmasın!


AK Parti’nin icraatı sapkınlık mıydı!

Cumhurbaşkanı Erdoğan “İstanbul Sözleşmesi marjinal sapkınların istismar malzemesi” dedi.

İlginç buldum.

Herhalde biliyorsunuz, İstanbul Sözleşmesi Türkiye’nin Avrupa Konseyi Dönem Başkanlığı sırasında hazırlandı ve imzalandı.

Yıl 2011’di.

Yani AK Parti iktidardı.

Zaten sözleşme imzalandıktan sonra TBMM’ye onaya gönderildiğinde, onaya gönderen kişi hükümet başkanı sıfatıyla Recep Tayyip Erdoğan’dı.

Erdoğan, İstanbul Sözleşmesi’ni “Biz hazırlanmasına katkıda bulunduk ve imzaladık. Siz de onaylayın” diyerek TBMM’ye yolladı.

AK Parti’nin çoğunlukta olduğu TBMM’de hükümet tarafından gönderilen bu uluslararası sözleşme, 24 Kasım 2011 tarihinde oturuma katılan 247 milletvekilinden 246’sının oyuyla onaylandı.  

Yani İstanbul Sözleşmesi’ni onaylayan da AK Parti’nin çoğunlukta olduğu Meclis’ti.

Aradan yıllar geçti, kadına karşı şiddeti önlemeyi amaçlayan ve cinsiyet eşitliğini sağlamayı talep eden ve AK Parti iktidarının hem hazırlayıp, hem imzalayıp, hem de TBMM’de AK Parti çoğunluğu ile onaylayıp iç hukuk düzeni haline getirdiği bu sözleşme dinci, gerici grupları rahatsız edince, Türkiye sözleşmeden “Anayasaya aykırı” bir şekilde imzasını çekti. (Sözleşmeyi imzalayıp, onaylayıp sonra da imzasını çeken tek ülke Türkiye)

Ve şimdi o sözleşmeyi imzalayan, TBMM’de onaylatan Erdoğan, bu sözleşmeyi “marjinal sapkınların istismar malzemesi” olarak nitelendiriyor.

Sözleşmenin içeriğine falan girmeyeceğim.

Bana göre asıl sorun bambaşka.

AK Parti, bir kez daha, daha önce kendi yaptığı bir işten, bir yasal düzenlemeden şikayetçi oluyor, şikayetçi olmak bir yana kendi icraatına “sapkın ve marjinal” diye saldırıyor.

Tıpkı daha beş yıl önce yaptığı Anayasa’yı beğenmediği, kendi getirdiği Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkından rahatsız olduğu, daha önce sığındığı Anayasa Mahkemesi’ni suçlayıp, daha önce suçladığı Yargıtay’a sığındığı, yaptığı her şeyden bir süre sonra pişman olduğu gibi.

Ve şimdi bu AK Parti ya da bu zihniyet bir kez daha Anayasa değiştirmek istiyor.

Emin olun 5 yıl sonra “Bu anayasa çok yanlış oldu. Bir daha değiştirelim” diyecektir.

Çünkü aynası iştir partinin, lafa bakılmaz.

Bu kadar pişmanlıklarla dolu bir yönetimden de “cacık olmaz.”


NE ZAMAN İNSAN OLURUZ?

Umutsuz durum değil, umutsuz insan olduğunu idrak ettiğimiz zaman! 

Erişilebilirlik Araçları