Baro üyesi olmak için insan olma şartı yok mu!

İstanbul’da zannederim hukuk tarihine geçecek bir iğrençlik yaşandı.

Sultanbeyli’de 13 yaşındaki bir öğrenciye iki okul arkadaşı tecavüz etmiş ve tecavüzü kamera ile kayda almışlar ve bu kaydı yaymışlar.

Daha sonra bu kayıtları ele geçiren 13 kişi daha tehdit ve şantajla 13 yaşındaki kıza tecavüz etmişler.

Tecavüzcüler yakalanmış, 13’ü mahkum olmuş, dava istinafta bozulmuş ve yeniden yargılama başlamış.

Dava buraya kadar yeterince iğrenç diyorsanız yanılıyorsunuz.

İğrençliğin büyüğü mahkeme salonunda, sanıkların avukatının konuşması ile yaşanıyor.

Sanık avukatı “kadın” mahkeme başkanına tecavüze uğrayan kız çocuğunun okulda etek boyu yüzünden uyarılıp uyarılmadığının sorulmasını istiyor.

Bak şu utanmazlığa, bak şu edepsizliğe, bak şu rezilliğe.

Tecavüze uğrayan kız çocuğu etek boyu yüzünden uyarıldıysa eğer tecavüz “meşru” olacak.

Bir avukat, üstelik de bir “kadın” avukat utanmadan bunu soruyor.

Allahtan mahkeme başkanı “aşağılık” biri olmadığı için, avukatın bu “rezil” sualini sanığa sormuyor.

Ancak avukat durmuyor.

Tecavüze uğrayan kız çocuğunun annesine dönüyor ve “Sen kızına sahip çıksaydın bu çocukların başı yanmazdı” diyor.

Avukat kadına bakar mısınız!

Tecavüze uğrayanın değil, tecavüz edenlerin başının yandığını düşünüyor.

Çok insanlık dışı bir soru, çok insanlık dışı bir itham değil mi bu!

Üstelik de bunu soran bir kadın, bunu söyleyen bir kadın.

Belli ki, psikolojide en olumlu yaklaşımla “sosyopat” olarak tanımlanabilecek, empati yeteneğinden yoksun ama asıl olarak “insan olma” yeteneğinden yoksun biri.

Şimdi ben bu sözde avukatın kayıtlı olduğu baroya sormak istiyorum.

Bu yapılanın, mağdur annesine yönelik insanlık dışı bu saldırgan tutumun bir yaptırımı yok mu!

Baroya kayıt olmak için hukuk fakültesi mezunu olma şartınız var, biliyorum.

Peki insan olma şartınız yok mu!

Varsa, temize çekilmemiş sözde avukatı, baroda nasıl tutacaksınız!


Hamas Türkiye’de üs mü kuracaktı!

Eskiden Cumhurbaşkanı Erdoğan uçakta gazetecilerle sohbet eder, gazeteciler sohbet konularında not tutar ve sohbette konuşulanlar ortak bir metin haline getirilirdi.

Ancak genelde Erdoğan’ın anlattıkları arasındaki bazı bölümler o sıradaki basın danışmanı tarafından düzeltilir, “Beyefendi bunu söylemek istemedi. Bu söylediğini yazmazsanız seviniriz çünkü kastı o değildi” gibi cümlelerle Erdoğan’ın anlatımları danışmanları tarafından düzeltilirdi.

İlk iktidar yıllarında Ahmet Tezcan, sonrasında Akif Beki, kısa bir süre Kemal Öztürk, sonrasında uzun yıllar boyunca Lütfullah Göktaş yerine getirdi bu “düzeltme” ya da “tevil” görevini.

Sonrasında ise durum değişmiş.

Cumhurbaşkanı’nın söyledikleri hazır metin olarak dağıtılmaya başlanmış ve istenmeyen sözlerin söylenmesinin önüne geçilmiş.

Tabii söz konusu basın toplantıları olunca durum pek de böyle olamıyor.

Önceki gün Yunanistan Başbakanı ile yapılan ortak basın toplantısında Cumhurbaşkanı Erdoğan “1000 Hamas militanının Türkiye’de tedavi gördüğünü” açıklayınca şaşırmadım ama kulaklarıma da inanamadım.

Böyle bir şey yapılması beni şaşırtmazdı ama böyle bir şeyin açıklanması akıl alır gibi değildi.

Nitekim Erdoğan’ın bu sözlerinin hemen ardından bir düzeltme geldi.

“Bir yetkili” uluslararası ajanslara Erdoğan’ın Hamaslı değil Gazzeli demek istediğini söyledi. Neyse ki “Gazneli” demedi 

Ancak aynı gün, İngiliz The Times gazetesinde bir haber yer aldı.

Habere göre, İsrail Ordusu Hamas’ın Gazze’deki en üst düzey yöneticisi Yahya Sinvar’ın özel kalem müdürü Hamza Ebu Shanab’ın evinde bir takım önemli belgeler ele geçirmiş. (Hamza Ebu Shanab, Hamas’ın 2 numaralı kurucusu İsmail Ebu Shanab’ın oğlu)

Belgelere göre HAMAS, Türkiye’de bir üs kurma hazırlığında imiş.

Belgelerde Türkiye’de kurulacak üssün nasıl finanse edileceğinden tutun da, bu üste görev alacak personelin kimler olacağına kadar detay bilgiler varmış.

Bu haber karşısında Türkiye’nin ne diyeceğini doğrusu merak etmiyor değilim.


Renkler bir bir giderken

Birkaç gün önce İstanbul’daki yeni favorilerimden Komedi Club’taydım. 

Ali Poyrazoğlu sahneye çıkacaktı, kaçıramazdım. 

Ali Abi gerçekten şahane bir sahne şovu yaptı. 

Bizi 30-35 yıl geriye götürdü, bir bölümüne tanık, bir bölümünün içinde olduğumuz olayları yeniden yaşattı, kimini tanıdığımız, kimi ile arkadaş, ahbap olduğumuz geçmişin güzel insanları arasında dolaştırdı. 

Yerine yenilerini koyamadığımız güzel insanların. 

Hiçbiri kusursuz değildi, hiçbiri hatasız değildi ama hepsi kendine özgü, hepsi özel, hepsi farklı Türkiye’yi Türkiye yapan renkli, özgün insanlardı. 

Hepsi hayatımıza ayrı tatlar katmıştı.

Gece geç saatte kulüpten çıktığımda eşim ile ele ele eve doğru yürürken giderek ne kadar çorak, giderek ne kadar kısır ve ne yazık ki tatsız ve renksiz bir ülke haline gelmeye başladığımızı düşündüm. 

Ali Poyrazoğlu’nu düşündüm, gösterisinde sıkça andığı Müjdat Gezen’i düşündüm. Pek azı hâlâ aramızda olan ama onlarcası yüzlercesi artık fotoğraflarda, anılarda kalan o insanları düşündüm.

Yenileri, benzerleri pek gelmiyordu artık. 

Yerine koyacak kimsemiz yoktu onların da. 

Muhterem bir kuşağın son temsilcileri idi. 

Ve sabah erken saatlerde kötü bir haber aldım. 

O rengarenk insanlardan biri daha aramızdan ayrılmıştı. 

Ayten Gökçer. 

Ayten Hanım gece kötüleşmiş, birkaç saat önce bambaşka bir konu için aradığım canım arkadaşım kızı Aslı yanına koşmuş ama Ayten Hanım sabahı çıkaramamıştı. 

Uzun süredir Ayten Gökçer’e hiç de uymayan, savaşılması mümkün olmayan hastalıklarla yaşıyordu. 

Ve sonunda pes etti. 

O belki çok sevgili Cüneyt’ine kavuştuğu için mutludur, bilmiyorum. 

Ama memleketim ona rengini veren muhteşem insanlarından birini daha kaybetti. 

Onu biliyorum. 

Zaten yaşasaydı giderek bozlaşan bu ülkede çok mutlu olamazdı. 

Ama onun hayat veren enerjisini özleyeceğiz. 

Başın sağ olsun Aslıcığım.


NE ZAMAN İNSAN OLURUZ?

Siyasetçiler hatalarına aşık olmadığı zaman.

Erişilebilirlik Araçları