
Fatih Altaylı
Yazı İçeriği
Yapınca oluyor ama yapmıyorlar
Overthinker
İlk taşı kim atacak
Mahiroğlu: Açıklansın, dönmezsem şerefsizim
Yapınca oluyor ama yapmıyorlar
Fatih Altaylı
Ekim 15, 2026
Yazı İçeriği
Yapınca oluyor ama yapmıyorlar
Overthinker
İlk taşı kim atacak
Mahiroğlu: Açıklansın, dönmezsem şerefsizim
İstanbul’da gördüğüm en korkunç yağmurlardan biriydi.
41 yıldır böylesi yağmamış. Metrekareye çeyrek ton su düştü.
Dün akşam ofisten çıkınca normalde tercih ettiğim tünel yerine, Dolapdere yolunu daha doğrusu Irmak Caddesi’ni tercih ettim. Bir önceki yoğun yağışta tamamen kapanmış bu yolda kalmıştım. Otomobilin içine su dolmuş, ayaklarım suyun içinde kalmıştı.
Pandemi sürecinde bu yolun altyapısı tamamen yenilendi. İyi ki de yenilenmiş. Evet, yine epey bir su vardı ama yol kapanmadı, trafik akıyordu.
Yapılan, birkaç kilometre boyunca altyapıyı yenilemek, suya yolun altında akacağı bir kanal vermekti.
Zor değildi.
Keza bir önceki büyük yağmurda Kasımpaşa kavşağında tamamen kapanan Piyalepaşa Bulvarı da açık kaldı.
Çünkü oraya Irmak Caddesi’nden gelen su yolun altına gelememiş, daha baştan yolun altına aktarılmıştı.
Keza geçmiş yoğun yağmurlarda denizle birleşmiş bir görüntü veren ve sular altında kalan Üsküdar Meydanı da bu kez sulara teslim olmadı. Eminönü Meydanı’ndan da benzer görüntüler gelmedi.
Daha önce onlarca can kaybının olduğu Basın Ekspres yolu, Güneşli, İkitelli, Halkalı çevresinde de büyük bir felaket yaşanmadı.
Çünkü su yolunu bulsun diye beklenmemiş, suya bulacağı yol hazırlanmıştı.
Çözüm vardı.
En büyük felaket iki bölgede görüldü.
Biri Ayazağa, diğeri Göktürk.
Ortak özellikleri ne!
Son yıllarda hunharca yapılaşan iki bölge.
İkisi de aslında aynı dere boyunca yerleşime açılmışlar.
Aralarında birkaç kilometre mesafe var.
Normal şartlarda kuzeydeki ormanlardan gelen su bu dereye kavuşacak ve gidecek.
Ama plansız yapılaşma, yoğun yerleşim, yetersiz altyapı suyun dereye, derenin denize kavuşmasını engelleyince bu tablo ortaya çıkmış.
Mesele doğa değil, mesele yönetim.
Altyapısını doğru kurduğun, yenilediğin, doğayla barıştırmaya çalıştığın Dolapdere’de sorun olmuyor. Irmak Caddesi ırmağa dönüşmüyor, önündeki yapıları kaldırdığın için Üsküdar’da su denize gidiyor, meydanda birikmiyor.
Ama kentin en yeni gelişen bölgesinde, Ayazağa ve Kağıthane’de açgözlülük doğayı, altyapıyı, hepsinden önemlisi aklı ve tecrübeyi galebe çaldığı için yollarda insanlar ipe tutunarak hayatta kalmaya çalışıyor, stüdyolarda mahsur kalan sanatçılar yardım çığlıkları atıyor.
Oysa çözümün aslında ne kadar basit olduğunu gösteren örnekler de var.
Ama biz iyi örneklere sui misal muamelesi yapıyor, bildiğimizi okuyoruz.
Ortaya çıkan sonuç ise aslında hiçbir şey bilmediğimiz!
Overthinker
Dün, İstanbul Barosu başkan adaylarından Prof. Ümit Kocasakal Teke Tek Medya’da konuğumuzdu.
Daha önce üç dönem başkanlık yapmış, avukatlar adına önemli kazanımlar elde etmişti.
Türkiye’nin karanlık dönemlerinden biri, Balyoz ve Ergenekon davalarının görüldüğü, 15 Temmuz darbe girişiminin meydana geldiği yıllardı.
İstanbul Barosu o dönemde iyi bir sınav vermişti.
Üç dönemin sonunda, Kocasakal yeniden aday bile olmadan “Bu kadar yeter” diye gitmişti.
Uzunca bir zamandır konuşmuyor, görüşmüyorduk.
Kendisinin “gerçek Atatürkçülük” olarak tanımladığı, banaysa aşırı ulusalcı bir çizgiye geçmiş, İMAG diye bilinen İstanbul Milliyetçi Avukatlar Grubu’nun en bilinen yüzü olmuştu.
Şimdi yeniden aday oldu ve “Abi, niye aday oldum anlatmak istiyorum” diye haber yollayınca davet ettik, geldi.
Tabii Kocasakal gelince baro ve adaylık pek az, siyaset ise çok konuşuldu.
Kocasakal’ın asıl derdinin Terörsüz Türkiye Yasası ve iktidarın Yeni Parti ve İYİ Parti dışındaki partilerle çıkarmayı planladığı anayasa olduğunu da gördüm.
Kocasakal, Terörsüz Türkiye sürecine son derece karşıt bir tutum içindeydi. Ben ise bunun denenmesinin ülkenin geleceği açısından doğru olduğunu düşündüğüm için onun kadar karamsar bakmıyordum.
Kocasakal ile sohbetimiz bittikten sonra, ben de epey bir zamandır PKK’nin silah bırakması ile başlayacak olan süreçle ilgili herhangi bir haber okumadığımı, görmediğimi fark ettim.
Ve güvenlik bürokrasisinde, bu konuyla da ilgilendiğini düşündüğüm farklı kurumlardan, kimisi bölgede, kimisi Ankara’da görevli ama hepsi güvenilir birkaç kişiyle konuştum.
Ortak görüş şu: PKK’nın ve HDP, DEM ya da adına ne derseniz deyin TBMM’deki uzantıları Terörsüz Türkiye süreci olarak kendilerini bağladı ve artık buradan geri dönemeyecekler.
Süreç başladığından beri, bir yılı aşkın süredir Türkiye’de tek bir can kaybı, tek bir şehit olmadığı gibi, sıcak bir temas da meydana gelmemiş.
Kamuoyu daha çok Kandil’i bilir ama son yıllarda terör örgütü açısından Kandil kadar önemli bir merkez haline gelen Sincar Kampı tamamen kapatılmış. Artık Sincar diye bir yer kalmamış.
Yıllardır adını ezberlediğimiz Metina’da da PKK faaliyetleri sona ermiş. Terör örgütü PKK Metina’daki tüm yerleşimlerini boşaltmış.
Metina ile birlikte anılan Hakurk Kampı ise henüz boşaltılma aşamasına gelmemiş ama yılbaşından önce Hakurk’ta da hiçbir faaliyet kalmayacağı söyleniyor.
PKK Kuzey Irak’taki faaliyetlerini sona erdiriyor ve Türk Silahlı Kuvvetleri bu durumdan oldukça memnun zaten süreci de onlar yakından izliyor ve rapor ediyor.
‘PKK kendini lağvedecek” denilerek süreç başlatıldığında benim en büyük kaygım, ABD’nin bir oyun oynamasıydı. Çok açıkça terörist PKK’yi kapatıp, terörist demedikleri YPG’yi SDG adı altında başımıza bela edecekler ve Suriye’de bağımsız bir Kürdistan ortaya çıkaracaklar. Biz de hiçbir şey yapamayacağız diye kaygı duyuyor ve bunu hem yazıyor hem söylüyordum.
Orada yanıldım.
Suriye alanında da YPG otonom bir alan yaratamadı. Otonom alanın, bağımsız ordusu haline gelemedi. Daha önce talep ettiği şekilde Suriye Ordusu ya da polis teşkilatı içinde kendi bağımsız yapısını koruyan “ayrı bir güç” olarak yer alamadı. Suriye’nin merkezi güvenlik teşkilatlanması içinde eritildi.
Mazlum Abdi, Devlet Başkanı Şara’nın başdanışmanlarından biri olarak merkezi hükümete katıldı.
İlham Ahmet, Suriye Parlamentosu’nda milletvekili oldu, Sipan Hemo ise Savunma Bakan yardımcılığına getirildi.
ABD, Türkiye’nin zorlaması ile mi böyle bir yolu seçti, bölgede parçalı bir yapının daha büyük sorun olacağını düşündüğü için mi bunu yaptı yoksa bambaşka bir planı mı var, bilemeyiz. Belki kendileri de henüz bilmiyordur.
Ancak şu anda işler iyi gidiyor ve psikolojide “overthinker” olarak tanımlanan duruma düşmeye de gerek yok.
Gerçekleşmemiş ve belki de asla gerçekleşmeyecek olumsuz ihtimalleri düşünerek adım atmaktan korkanları tanımlamak için kullanılan bu ifade, bazen fırsatların kaçmasının nedeni, bazen mutluluğun önündeki en büyük engel olarak görülür.
Düşünmeyelim, hesap etmeyelim demiyorum elbet.
Ama bu adım atmamıza engel olmasın.
Haaa, yarın iyi gitmeyebilir mi?
Üç sene, beş sene, 30 sene sonra Türkiye’nin hoşuna gitmeyecek gelişmeler yine olabilir mi?
Tabii ki olabilir.
E o zaman Türkiye’nin eli de armut toplayacak değil ya!
İlk taşı kim atacak
Halk TV’ye de kayyum atandı ve işin aslına bakarsanız beklendiği kadar büyük tepki de görmedi.
“Bu doğru olmadı” dediğimiz zaman aldığımız yanıt, “Evet, hoş değil ama bunun yayınla alakası yok. İktidarı kıyasıya destekleyen Habertürk’e de kayyum atandı. İşin içinde kara para aklamak olduğu zaman iktidar yanlısı mı, muhalefet yanlısı mı bakmıyoruz” oldu.
Türkiye’de ne yazık ki, kara para kavramı da biraz garip oldu.
Kara para yasadışı faaliyetten elde edilen paraya verilen isimdir.
Yasal bir iş yapıyorsanız ancak bu işi yapabilmek için, bu işi yaparken avantaj elde edebilmek için rüşvet veriyorsanız, yasal işinizden elde ettiğiniz paraya literatürde kara para denmez. Bu başka bir suçtur. Rüşvet suçudur.
Ama bu rüşveti alan kişinin elde ettiği para, kara paradır.
Bunun yanı sıra bir de gri alanlar vardır ki, o bu yazımızın konusu değil.
Bir televizyon kanalının siyasi partilerden veya siyasetçilerden “fatura karşılığı” para alması bana göre suç değildir.
Gazetecilik açısından bence etik değildir, ahlaklı bir tutum değildir ama suç değildir.
Bugün siyasetçilere para karşılığı yer veren televizyonlara kayyum atayacak olsanız, büyük ihtimalle ortalıkta bir tane televizyon kanalı kalmaz.
Özellikle seçim dönemlerinde tüm televizyonlar, partilerden, siyasetçilerden, adaylardan para alırlar. Sadece televizyonlar değil, YouTube yayıncıları da bu pastadan pay almaya çalışırlar.
Yılmaz Özdil dostumuz bu konuda Yeni Parti’yi suçluyor ama yapan sadece Yeni Parti ve Halk TV mi!
Öyle ki, ben böyle bir para almadığımızı anlatmakta çok zorlandığımı ve hatta bazıları tarafından “Enayi misin?” sorusuna muhatap olduğumu bilirim. Yılmaz Özdil de bu akçeli işlere girmez, bilirim.
Fakat başka kaç kişi var acaba, siyasetle, siyasetçilerle böyle işlere girmeyen!
Şahıs olarak değilse de kurum olarak!
Açık söyleyeyim, kimseyi suçlamıyorum; bu iş karşılığında aldığınız paraya fatura kesiyor, geliri resmîleştiriyor ve vergisini ödüyorsanız, bu suç değildir.
Ben yapmam o ayrı ama suç değildir. Gazetecilik açısından da doğru ve etik değildir.
İktidar sahibi olanlar bunu kamu kaynakları üzerinden de yaparlar, kontrol ettikleri kurumların reklam harcamalarını kendilerine yakın medyaya yönlendirerek yaparlar.
Bu yıllardır böyledir.
Bu konuda Halk TV’ye ilk taşı kimin atabileceğini Hazreti İsa 2000 yıl kadar önce söylemiş.
Ben atabilecek durumdayım.
Ama atmamayı tercih ediyorum.
Adalet ve eşitlik duygum bunu engelliyor.
Mahiroğlu: Açıklansın, dönmezsem şerefsizim
Gece Halk TV’nin sahibi Cafer Mahiroğlu’ndan bir mesaj geldi.
Dünkü yazımda İzmir Belediyesi ile başka şirketleri üzerinden iş yapmasını doğru bulmadığımı söylemiştim.
Mahiroğlu şöyle yazmış:
“Fatih Bey, tek bir şey söylüyor, tek bir şey istiyorum. MASAK’ın benimle ilgili raporları kamuoyuna açıklansın. Ben Halk TV binasını nasıl aldığımı detaylı biçimde açıkladım. Belki siz takip edemediniz. Size de anlatayım burada. 2005 yılında İngiltere’de aldığım bir mülkü 2017 yılında hatırı sayılır bir meblağa sattım. O para yasal bir paradır. Herkes Türkiye’den İngiltere’ye para götürürken, o para İngiliz Bankası üzerinden Türkiye’de Ziraat Bankası’na, bir kamu bankasına geldi. O paranın bir bölümüyle Türkiye’deki kredi borçlarımı ödedim. Kalan parayla da Halk TV binasını ve Ankara’da bir başka binayı satın aldım.
Diyorum ki, benim bütün MASAK raporlarım, bütün para hareketlerim açıklansın. Herkes görsün. Kaç milyon ya da milyar doları Türkiye’ye ihracat bedeli olarak yollamışım, ortaya çıksın. Bundan kimse bahsetmeyecek ama kayyum söylemleri yazılacak. Bugün değil, 1994’ten beri tüm MASAK raporlarım ya da para hareketlerim açıklansın. Bunlar banka bilgileri ile örtüştürülsün, Türkiye’ye gelmezsem şerefsizim.”
Ben de ona yanıt olarak “Cafer Bey, ben sadece belediye ile iş yapmanızı etik olarak doğru bulmadığımı yazdım. Bu konularda bir iddiada bulunmadım çünkü raporlarınızı görmedim” dedim.
Şunu da söylemem lazım.
Eğer iddia edildiği gibi Cafer Mahiroğlu İzmir Büyükşehir Belediyesi’nden rüşvet veya siyasi çıkar karşılığı ihale aldıysa burada sadece Mahiroğlu değil, İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı da suçludur.
Rüşvet hâlâ ve her şeye rağmen çift taraflı bir suçtur.
Ne zaman insan oluruz?
Hak yemenin bok yemekten daha kötü olduğunu anladığımız zaman.
X’te yazı hakkında yorumlarınızı paylaşın.
Geçmiş yazılar
Videolar







