
Fatih Altaylı
Yazı İçeriği
Cenazeyi kaldırmak için yasal düzenleme şart
Niye kandılar!
27 kişiye 100 yıl ise 500 bin kişiye kaç yıl
Ayranım dökülmesin de!
Alkış
Cenazeyi kaldırmak için yasal düzenleme şart
Fatih Altaylı
Eylül 24, 2026
Yazı İçeriği
Cenazeyi kaldırmak için yasal düzenleme şart
Niye kandılar!
27 kişiye 100 yıl ise 500 bin kişiye kaç yıl
Ayranım dökülmesin de!
Alkış
Fon dolandırıcılığı ortaya çıkıp rezalet patlayınca burada bir bankacı ile olan konuşmamı aktardım.
Özetle “Tera ve Pusula mağdurları paralarının yüzde 10’unu kurtarabilirlerse iyidir” diyordu.
Mağdurlar bana çok kızdı.
Sosyal medyada linç ettiler ve ediyorlar. Bilip bilmeden konuşuyormuşum, mağdurların moralini bozuyormuşum, bu fonların farklı nitelikleri varmış, falanmış, filanmış. Yüzde 10’unu ancak geri alırlar demem asıl mesele. Buna kızmışlar.
Peki arkadaşlar, “Merak etmeyin. Paranızı aynen geri alırsınız. Hatta görevli bankalar onları daha iyi nemalandırır, 1 kaybettiyseniz 2 alırsınız” desem doğruları söyleyen iyi adam mı olacaktım. Peki o zaman öyle diyeyim, “Hiç merak etmeyin, paranızı fazlasıyla geri alacaksınız” Oldu mu şimdi; akıllı, bilgili, sorumlu adam oldum mu!
Peki 6 ay içinde bu paraları alamayınca dönüp bana “Bizi niye kandırdın” demeyecek miydiniz!
Şu anda geri ödemeler ve cenazeyi kaldırmakla görevli iki banka harıl harıl çalışıyor. Hafta sonunda bile tam kadro mesai yapmak zorunda kaldılar. Çünkü SPK bu bankalardan 10 gün içinde tüm alacaklıların belirlenmesini ve yatırdıkları miktarların hesaplanmasını istedi. Az buz değil. 500 bine yakın kişinin tüm hesap dökümleri çıkarılacak; hangi fona yatırım yapmışlar, o fonda hangi hisseler var, hesaplayacaklar.
Sonrası!
Asıl sorun sonrasında.
Ödemeleri yapmak için bu fonlardaki hisseleri satmaya başlayacaklar. Diyelim ki, siz fonu son dönemde satın aldınız ve içindeki A şirketinin hissesi 100 TL, B şirketinin hissesi 300 TL, C şirketinin hissesi de 200 TL idi.
Şimdi görevli bankalar bu fonlardaki hisseleri satacak, elde edilen geliri de fonda parası bulunanlara hisseleri oranında paylaştıracaklar.
Peki borsa paldır küldür düşerken, hisseler her gün biraz daha değer kaybederken, sizin fonların değeri düşmeyecek mi!
Eğer bunlar gerçekten sağlam, bilinen, güçlü şirketlerin hisseleri ise zarar nispeten az olabilir. Ama bu skandal patladığından bu yana pek çok hisse değer kaybetti. Hele bazı hisseler her gün yüzde 5, yüzde 10 değer kaybetti. 200 liralık hisse değeri bugün 40’a düşen de var, 10’a düşen de var.
Benim yavaş yavaş temizlensin dememin nedeni de bu zaten. Bir anda satmaya başlayınca hakiki güçlü şirketlerin hisse değerleri bile hızla aşağı gider. Zamana yayılırsa kayıp daha az olur diye süre uzatılsın dedik.
Tabii bu arada bankalar da tedirgin. Dün bir bankanın üst düzey yöneticisi ile karşılaştım. Ayaküstü konuştuk.
Onların çekincesi de bu olayın, bankaların başına dert olması.
Kısa vadede 500 bin mağdurun kapılarına dayanmasından, bunun toplumsal bir mesele haline gelmesinden, iş yapamaz hale gelmekten çekiniyorlar.
Ama bence asıl sorun uzun vadede.
Şimdiden bazı avukatlar türedi bile. Mağdurlarla temasa geçip, vaatlerde bulunuyorlar. Bunlara inanan fon yatırımcılarının büyük bölümünün beklediklerini bulamayınca bankalara dava açması bana göre kaçınılmaz bir sonuç.
Mağdur sayısına ve konuşulan miktarların büyüklüğüne bakınca, bu cenaze öyle SPK tebliğleri ile, işi bankaların üzerine yıkmakla kaldırılacak gibi değil.
Bununla ilgili yasal bir düzenleme yapmak şart.
Aksi takdirde bankalar da uzun vadede davalarla boğuşmak zorunda kalabilir, umut tacirleri zaten dolandırılmış olan yatırımcıları bir kez daha kandırabilir, bu kez de “fon mağdurları borsası” oluşturulabilir.
Bankacılık felaketinde can acıtıcı ve hatta hukuku eğip büken bir yanı da olsa 5020 sayılı yasanın hırsız yöneticilere karşı işe yaradığını da unutmamak gerekir.
Niye kandılar!
Fon dolandırıcılığı ile ilgili yazdıklarıma kızanlar, “Bizimle dalga geçiyor” demişler.
Hiç öyle bir niyetim yok. Üstelik de yakın çevremde bile pek çok kişi bu fonlara para kaptırmış vaziyette. En yakın arkadaşlarımdan biri, ev almak için hazırladığı parayı bu fonlardan birine yatırmış. Avukat bir arkadaşımızın boşandığı eşi kendisini arayıp, “Bu ay çocuğun okul taksitini ödeyemeyeceğim. Bütün param fonda battı” diye haber vermiş. Bir diğer dostumuz, işinden ayrılırken aldığı tazminatın tamamını bu fonlara yatırmış.
Hepsi yakından tanıdığımız insanlar. Dahası da vardır muhtemelen. Bunlar bana söyleyenler.
“Yahu benim yazdıklarımı da mı okumadınız, nasıl bu tongaya bastınız?” soruma aldığım yanıtlar ise şöyle:
“Hepsi AK Partili tiplerdi, onlara bir şey yapmazlar diye düşündük. Ev için kredi beklerken param eksilmesin biraz da artsın dedim, en iyi getiri bundaydı. Banka faizleri düşünce bankacım önerdi. Getirisi ile kiramı ödeyip, emekli maaşımla da geçinmeyi planlıyordum.”
Hepsinin ortak olarak ilk söylediği, sistemi kuranların AK Parti’ye yakınlığını bir tür dokunulmazlık gibi görmeleri, sisteme girmelerine neden olmuş.
Eminim ki, Tera ve Pusula patronlarının hepsi düne kadar çakarlı lüks araçlar ve yanlarında devletin verdiği korumalarla geziyorlardı.
Şimdi ne zaman lüks bir mağazanın ya da havalı bir restoranın önüne çakarlı bir aracın yanaştığını görsem içimden “Acaba bunun içindeki ne zaman patlayacak” diye düşünmeden edemiyorum.
27 kişiye 100 yıl ise 500 bin kişiye kaç yıl
Bu fonların sahiplerinin ve yöneticilerinin milyarlarca lira hatta milyarlarca doları bulan mal varlıklarına el koyulmadıkça, bu para mağdurlara aktarılmadıkça, hiç kimsenin öfkesi azalmaz, hiç kimse adaletten falan söz edemez.
Mevcut yasalarla bu mümkün mü! Belirli oranda mümkün. Henüz sonuçlanmamış davalarda, sanıkların varlıklarına, yakınlarının malına mülküne el koyulabiliyorsa, bunların da varlıklarına el koymak, en azından davaları sonuçlanıncaya kadar “dondurmak” mümkün. Buna yurt içindeki ve dışındaki menkul ve gayrimenkuller, kara, hava, deniz taşıt araçları dahil. Aynı şekilde yakınlarının varlıklarına da el koyma ve dondurma mümkün.
Bu sadece yargılamayı yapacak olanların keyfine ve vicdanına kalmış. Papara’ya el koyulabiliyorsa, bunlara haydi haydi koyulabilir diyor hukukçular.
Peki ceza faslı?
Bunu da ceza konusunda uzman bir hukukçuya sordum.
“Dosyayı bilmiyorum. Zaten ortada henüz bir dosya da yoktur herhalde. Ancak senin de iyi bildiğin bir örnekten hareket edelim. Seçil Erzan yargılamasından. Seçil Erzan dolandırıcılıktan çok güveni kötüye kullanma suçu işlediği halde dolandırıcılıktan yargılandı ve 100 yılı aşan bir ceza aldı. Bu ceza aslında her bir mağdur için verilen cezaların toplamı. Seçil Erzan davasında kaç mağdur var? Bildiğim kadarıyla 27. 27 mağdur için dolandırıcılık suçundan ötürü 100 yıl ceza. Bu dosyada ise 500 bin mağdur var. Üstelik de bu çok açık bir dolandırıcılık, güveni kötüye kullanma falan değil. Doğrudan başkalarını kandırarak kendine çıkar sağlama. Net dolandırıcılık suçu. 27 kişiye 27 yıl veriliyorsa 500 bin kişiye kaç yıl olur ben hesaplayamam.”
Ayranım dökülmesin de!
Dünün en önemli gelişmesi Mansur Yavaş’ın Kayyum CHP’sinden istifası idi.
Aslına bakarsanız Yavaş istifa etmedi. CHP tarafından istifaya zorlandı. “Öyle ortada durmak yok; ya orası ya burası” dediler. Mansur Yavaş her zaman olduğu gibi “Hiçbiri” dedi ve istifa ederek bağımsız oldu.
Şimdi genel kanaat Yavaş’ın “tüm muhalefetin ortak adayı olabilmek için” istifa ettiği.
Kazanma ihtimali olduğu sürece, Kayyum tarafından aday gösterilmeyeceğini bildiği için bağımsız olmayı tercih ettiği söyleniyor.
Mansur Yavaş’ın siyasi tavrı ilginç. Hem ayranım dökülmesin hem yoğurdum ekşimesin diyenlerden.
Böyle bir tavrın siyasi karşılığı var mı!
Vallahi de billahi de var. Şaşırtıcı ama var.
25 yıldır ayranı da dökülen, yoğurdu da ekşiyen ve sürekli koşturulmaktan yorulan Türk halkının “Yahu biraz da durup dinlenelim” diyen bir kesimi için Yavaş’ın siyasi tavrı aslında bir tür “terapi” ya da “detoks” gibi görülebilir.
Bugün Mansur Yavaş, erken bir seçimde Erdoğan’ın karşısındaki en güçlü aday gibi görünmesini sağlayan bir desteğe sahip.
Peki ne yaptı!
Neredeyse hiçbir şey. Sadece temel belediye hizmetleri. Kenti temiz tuttu, çöpleri topladı, suyu akıttı, yoksul bölgelere yardım etti. Ve en önemlisi bir dürüstlük algısı yarattı.
Şimdi CHP’den de koparak oradaki zehirli atıklardan da kurtuluyor. Algısını güçlendiriyor.
Peki aday olacak mı!
İstediğini şahsen biliyorum.
Her fırsatta Kürtlerden de oy alabildiğini kanıtlayacak veriler paylaşırdı benimle. Son yapılan araştırmalardan birinde bunu gördük zaten. Kürt seçmenden Erdoğan kadar oy alabiliyor, üstelik de “açılıma” ya da “Terörsüz Türkiye sürecine” rağmen.
Ancak şunu da tüm siyaset biliyor ki, Mansur Yavaş bir İmamoğlu değil.
Yani İmamoğlu gibi örgütçülüğü, ülke çapında teşkilat kurabilen bir siyasi yapının liderliği, her yere yayılmış bir fan ağı yok. Çevresindeki birkaç eski ülkücüyü saymazsak tek başına olduğu bile söylenebilir.
Arkasında güçlü bir parti ya da partiler koalisyonu olmadan başarılı olması çok kolay değil.
Herkesin adayı olmak isterken kimsenin adayı olamamak da siyasette çok mümkün.
Bazen ayranın köpüğünü dökmek, yoğurdu da yenebilecek kadar ekşitmek gerekebilir.
Üstelik de bunu “organik ve doğal” diye de pazarlayabilme yeteneğiniz var ise!
Alkış
Cumhurbaşkanı Erdoğan hemen her yıl olduğu gibi bu yıl da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun açılış törenine katıldı ve her zaman olduğu gibi bir konuşma yaptı.
Erdoğan, büyük bir tutarlılıkla hemen her yıl benzer bir konuşma yaparak, İsrail’i eleştiriyor, dünyada yükselen bazı fikirlerin de sözcülüğünü yapıyor. Mesela sürekli olarak neredeyse herkesin giderek daha hemfikir hale geldiği “Dünya beşten büyüktür” söylemini tekrarlıyor, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin daimi üyelerinin pozisyonunu eleştiriyor.
Ve her zaman olduğu gibi Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda yaptığı konuşmanın alkışlanıp alkışlanmadığı tartışılıyor.
Bu genel kurulları defalarca izlemiş biri olarak şunu söyleyeyim. Genel kurullarda, hiçbir liderin konuşması ne izleniyor, ne dinleniyor, ne de alkışlanıyor. Her konuşmacıyı kendi delegasyonu ve o ülkeyle çıkar ilişkisi olan bir iki ülke alkışlarsa alkışlıyor, o kadar.
Eğer liderler dışında birisi konuşursa bazen o ilgi topluyor ve alkışlanıyor ama onlar da zaten genel kurulda konuşamıyor. Genel kurullarda konuşan liderleri, eğer özel bir oturum ve liderin o gündemle ilgili özel bir durumu yoksa kimsenin alkışladığı falan yok.
Genel kurul salonu ise sadece ABD, Çin ve belki Rusya gibi ülkelerin liderleri herkesi ilgilendiren mesajlar verecekse nispeten dolu oluyor, buradaki konuşmalar aslında genel kurula hitaben değil, tarihe geçsin, kayıtlarda bulunsun diye yapılıyor.
Sonuç olarak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM konuşması içerik olarak doğru bir konuşmadır. New York’a giderken İran’a yaptırımları belirli ölçüde destekleyip, New York’ta İsrail’i eleştirmek de reel politiğin bir gereğidir.
Asıl önemli olan ise şimdi yapılacak olan ikili görüşmelerdir.
Çünkü NATO Zirvesi’nde sözü verilen F-35’ler ve hatta yıllardır beklenen F-16’lar hâlâ ufukta görünmemektedir.
Ne zaman insan oluruz?
Fikri olmayanın yanlış fikri de olmayacağını anladığımız zaman.
X’te yazı hakkında yorumlarınızı paylaşın.
Geçmiş yazılar
Videolar







