
Fatih Altaylı
Yazı İçeriği
Amaç siyasi zararı azaltmak
Gerçek zarar “şimdilik” 125 milyar dolar
Ekonomim haberine güveniyor
Doymayan göz kültürü
En yakın arkadaşını nasıl sattı
Amaç siyasi zararı azaltmak
Fatih Altaylı
Ekim 4, 2026
Yazı İçeriği
Amaç siyasi zararı azaltmak
Gerçek zarar “şimdilik” 125 milyar dolar
Ekonomim haberine güveniyor
Doymayan göz kültürü
En yakın arkadaşını nasıl sattı
Fon dolandırıcılığında gidişat belli oldu.
En kalabalık ve 1 milyonun altında yatırım yapmış düşük gelirli gruba gerekirse kamu kaynakları da devreye sokularak bir miktar ödeme yapılarak 500 bin kişilik grubun 300 bini yatıştırılacak.
Geri kalanına “Bak çok gürültü yaparsan elindekini de alırız” diye sopa gösterilecek, iktidara yakın ve güçlü isimlere dokunulmayacak, işin içinde dış güçler varmış gibi yapılacak, rezalet öznesiz hale getirilecek ve unutturulacak.
Gidişat ve söylemler bu yöne evrilmeye başladı. SPK da “önemli isimleri” kurtarmaya yönelik kararları peş peşe alacaktır, emin olun.
Dün Ali Babacan’la konuştuk. 26 Eylül’de yayınlanan programla ilgili tepkileri ve gelişmeleri konuşmak için.
Fon mağduriyeti giderilebilir mi? / DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan & Fatih Altaylı
https://www.youtube.com/watch?v=0k3ZTdXaBHQ
“Söylediklerinize herkes katılıyor. Sizi AK Parti’nin kurucusu ve uzunca bir dönem bakanı olduğunuz için tüm bu işlerden sorumlu görenler, ‘Kendisi olsa farklı mı olacaktı?’ diyor. ‘Onun da bugünlerde sorumluluğu az değil’ diyenler de var, bu işi ancak sizin temizleyebileceğinizi söyleyip sizi destekleyenler de var. Hatta sizin de kulağınıza gelmiştir, AK Parti’yle, daha doğrusu Cumhurbaşkanı Erdoğan’la anlaşıp bu işin başına geçeceğinizi iddia edenler de yok değil” dedim.
O da tüm bunları biliyordu zaten. AK Parti’ye şu veya bu şekilde geri dönme niyeti olmadığını bir kez daha tekrarladı. “Siz dönmediniz ama önerileriniz döndü. Sizinle birlikte yaptığımız programda yaptığınız tüm önerileri birer birer hayata geçirmeye başladılar” diye moral vermek istedim.
“Evet yapıyorlar ama düzgün yapmıyorlar” dedi.
“Ben görev gücü dedim, onlar kurul kurdular. Kurmaya çalıştıkları hantal bir yapı. Hantal yapılarla olmaz. Kalabalık kurullar işi yapamaz. 5 kişi, hadi bilemedin, en fazla 7 kişi. Yetkili olacak. Hemen karar alıp uygulayacak. Tak, tak, tak işi yapacak. Doğrudan ilgili bakana, hatta daha iyisi, Cumhurbaşkanı’na bağlı olacak. Görev gücü başka bir şey, kurul başka bir şey.”
Ali Babacan Sermaye Piyasası Kurulu ve Borsa İstanbul yönetimlerinin de istifa etmesi gerektiği konusunda ısrarcı.
Ben ise böyle bir şey olmayacağı kanaatindeyim.
Bu arada SPK “isteğe bağlı iade” kararı aldı. Yani “Fahiş kazancını iade et. Soruşturmadan kurtul.”
Bu kararın Fatma Betül Sayan Kaya’nın 2,2 milyar TL’yi Hazine’ye yatırdığı haberlerinden sonra alınması ilginç ama benzer bir uygulama, yani “clawback” ABD’deki Madoff Skandalı’nda da uygulandığı için bunun bize mahsus bir çözüm olduğunu söylemek ayıp olur.
Şu anda bu sorunun çözülmeye değil, ortaya çıkan dolandırıcılığın iktidara en az zarar verecek hale getirilmeye çalışıldığını herkes görüyor ve biliyor.
Bunu başarabilirler mi bilmiyorum ama geçmiş örnekler başarabileceklerini gösteriyor.
Şu ana kadar yargı kurumları, oldukça başarılı bir performans gösterdiler.
Bundan sonrası ne yazık ki “siyaset”.
Gerçek zarar “şimdilik” 125 milyar dolar
Herkes bu dolandırıcılığın faturasının 25 milyar dolar olduğunu konuşuyor.
Ama aslında zarar çok daha büyük, durum çok daha vahim.
Dolandırıcılık ve soygun ortaya çıktığı günden bu yana borsadaki kayıp 5 trilyonu buldu.
Milletin cebinden ve doğru düzgün şirketlerin değerinden çıkan para bu.
Devlet Bahçeli “Borsaya yatırım yapan riski de göze alıyor” dedi.
Doğru, alıyor ama kamu kurumlarının ve denetlemekle görevli olanların görevini yaptığını düşünerek hesaplanmış bir risk alıyor.
Kurumların görevini yapmayacağını, göz yumacağını, hatta belki de zaman zaman suça ortak olabileceğini kimse hesaplayamıyor.
Zaten yabancı yatırımcı bunu hesapladığı ya da hesaplayamadığı bir risk faktörü olarak gördüğü için gelmiyor.
Ama yerli, milli ve küçük yatırımcı, her şeyin düzgün çalıştığını zannettiği için yatırım yapıyor.
Hem de riskli fonlara falan değil, doğru düzgün şirketlere yatırım yapıyor ama birtakım üçkağıtçılara göz yumulduğu için, o da kaybediyor.
Çünkü ahlaksız fonların batışı, doğru düzgün yönetilen ve kârlı şirketlerin hisselerini de düşürüyor.
Ve sonuçta Türkiye ekonomisinin değeri bir ay içinde 125 milyar dolar düşüyor.
125 milyar dolar demek, Türkiye’nin dış borcunun yaklaşık 4’te biri.
Kamunun dış borcunun yüzde 80’i.
Özel sektörün dış borcunun yüzde 30’u.
Yıllardır “maliyetini” eleştirdiğimiz Kamu-Özel İşbirliği (KÖİ) projelerinin toplam maliyeti 159 milyar dolar.
Burada buharlaşan para 125 milyar.
Borsada “izinle”, göz göre göre yapılanın memlekete verdiği zarar işte bu.
Bu hesaba, gelmeyecek olan yabancı yatırımın, bundan böyle Türkiye’den kaçacak paranın ve bu nedenle artacak olan risk primlerinin maliyeti dahil değil.
Pek çoğunuz bu para nerede diye düşünüyor olabilirsiniz.
Ben size göstereyim.
Göcek’te, Bodrum’da, Didim’de marinalarda.
Ultra lüks galerilerde.
Yollarda park halinde.
Bir kısmı da yurt dışında veya içinde hesaplarda.
Tüm bunların yükü ise tarladaki çiftçide, evde oturan işsizde, 70 yaşında hâlâ çalışan emeklide, semt pazarında akşam saatinde artıkları toplayan ev kadınında, ücretlide.
Ekonomim haberine güveniyor
Muammalardan biri de, fon dolandırıcılığının paydaşlarından Fatma Betül Sayan’ın haksız kazanç olarak “içerden bilgi alma yöntemiyle” elde ettiği ve tam zamanında çıkarak hesabına aktarmayı başardığı 2,2 milyar TL’yi Devlet’e iade edip etmediği.
Eski bakanın bu parayı iade ettiği söylendi, daha sonra iade etmediğine dair iddialar ortaya atıldı.
SPK’nin aniden bir “clawback” yani haksız kazancı geri öde kurtul kararı alması, iade etmiş olabileceği ve başka AK Partililerin de bu kervana katılabileceği ihtimalini güçlendirdi.
Bu arada Sayan Kaya’nın 2,2 milyar TL’yi Hazine’ye iade ettiğine ilişkin haberi yayınlayan Ekonomim gazetesi de hedefteydi.
İade edilmeyen parayı iade etti haberini maksatlı yaptıkları söyleniyordu.
Gazetenin sahibi ya da sahiplerinden Vahap Munyar eski arkadaşımız.
Hürriyet’in uzun yıllar ekonomi müdürü, sonra da genel yayın yönetmeni oldu ve yakın zamana kadar bu görevi sürdürdü.
Şimdi de Gazeteciler Cemiyeti Başkanı.
Vahap Munyar birkaç arkadaşımızla ortak WhatsApp grubunda bu konuya açıklık getirdi.
Aynen şöyle dedi:
“Kim demiş yanıltıcı haber diye. Herkes kendi kaynağının en doğrusu olduğunu savunuyor. İsmail Saymaz Adalet Bakanlığı’nı kaynak gösterip ‘Ödemedi’ diyor. Bizim kaynağımız ise Külliye. Fatma Betül Sayan Kaya da çıkıp ‘Ödemedim’ demiyor. SPK’dan da bir yalanlama, düzeltme gelmiyor. SPK tam aksine daha düşük para ödeyerek paçayı kurtarmalarına olanak sağlayacak karar alıyor. Bu arada kadının ve eşinin malvarlığına tedbir konulması da bizim haberden sonra gerçekleşiyor.”
Yani anlayacağınız, Ekonomim gazetesi haberinin arkasında duruyor.
Doymayan göz kültürü
Fatma Betül Sayan Kaya demişken.
Gençliğinden bu yana her yaptığı açgözlülüğün bir ruh hali, bir kültür olduğunu gösterir nitelikte.
Kadir Topbaş döneminde İBB’den çok büyük miktarda, bugünün değeriyle yaklaşık 4,5 milyon TL‘lik “özel bir burs” aldığını biliyorduk.
Bugün İBB’nin binlerce gence burs vermesini engellemeye çalışanlar, bir tek kişiye 4 milyon TL burs vermişler demeyeceğim. O zaten aşikar da, Fatma Betül Sayan bu bursu alırken ailesinin hiç de öyle bursa falan ihtiyacı yokmuş.
Ailesinin sahip olduğu malvarlığı ortaya çıktı ve gördük ki, çocuklarına burs alacak değil, fakir fukaranın çocuklarına burs verecek bir varlığa sahiplermiş.
Tabii şimdi ortaya çıkıp “O zaman fakirdik. Kızımız siyasete girince zenginleştik” diyebilirler, bilemem.
Onca eğitim, onca makamın şerefi ve onurunu yaşamak varken, birtakım fon dolandırıcılıklarına girip daha da zengin olmak, azla doymayacağı belli olan bir gözü doyurmak için milletin hakkını hukukunu yemek zaten ayrı bir açgözlülük. Onu söylemek bile yersiz.
Şimdi bir de “özel kalem müdürleri” rezaleti çıktı ortaya.
Bakan hanımın 2 senelik bakanlığı süresince tam tamına 60 özel kalem müdürü değiştirdiği iddia ediliyor. Kalem müdürleri kaleminin mürekkebini bitiremeden ayrılmışlar.
Her iki haftada bir özel kalem müdürü değişmiş.
Huysuzluktan, anlaşamamaktan falan zannetmeyin.
Burada bile bir rezillik var aslında.
Meğer özel kalem müdürleri görevden ayrılınca KPSS falan gerekmeden, doğrudan kamuda bir başka göreve atanabiliyormuş.
Bu yüzden eşi, dostu, akrabayı özel kalem müdürü yapmış ki, devletin kuralları baypas edilsin, iyi niyetle koyulmuş bir kural bir pisliğin aracı olsun.
Vatandaşın binbir güçlükle okutup, iş aradığı evladı KPSS sınavında tam puan aldığı halde bir iş bulamazken, ev genci diye moral bozukluğu içinde ve hatta belki de ana babasından utanarak evde otururken, Fatma Betül Sayan Kaya tüm çevresini iş sahibi yapmış.
Bu asla doyurulamayacak bir açgözlülüktür.
Bunun tedavisi yoktur.
Bu bir kültürdür.
Allah bu kültürün belasını versin.
En yakın arkadaşını nasıl sattı
Az kalsın unutacaktım, pazar günü yazarım demiştim TMSF ve Celal Sadıkoğlu ilişkisini.
Sadıkoğlu soyadını bilirsiniz.
Memleketin köklü, bilinen ailelerinden biridir.
Aslında İstanbul sosyetesinde çok tanınsalar da, kamuoyu bu soyadını en çok Turgut Özal döneminde duymaya başladı.
Vuslat Sadıkoğlu, Turgut Özal ve özellikle de Semra Özal’ın yakın çevresindeydi, “Papatyalar” olarak bilinen Özalist sosyete grubunun adı konmamış doğal lideriydi.
Bebek’te, Mısır Konsolosluğu’nun sırasında, diğer baştaki yalıda otururdu.
Vuslat Hanım’ın iki oğlu vardı: Celal ve Kahraman.
Geçtiğimiz günlerde vefat eden Kahraman Sadıkoğlu ailenin bilinen fertlerindendir.
Hakkında kitap yazmaya değecek kadar renkli, deli dolu bir hayatı vardı. Daha çok Savarona yatını jilet olmaktan kurtaran adam olarak tanınır. Bir ara da Irak’ta kaçırılmış, annesi büyük fidye ödeyerek kurtarmıştı.
Neyse konumuz bu değil zaten.
Bugün Vuslat Sadıkoğlu’nun diğer oğlu, Celal Sadıkoğlu’ndan söz edecektik.
En bilinen hikayelerinden biri, satın almak istediği bir Ferrari’nin kendisine satılmaması üzerine özel uçakla Modena’ya gitmesi ve Ferrari yönetiminin karşısına çıkıp “Türkiye’deki distribütörünüz çok kötü. Beni distribütör yapın” talebine Ferrari yönetimi gülünce, hemen yakındaki Lamborghini’ye gidip Lamborghini’nin Türkiye distribütörlüğünü almasıdır.
Çok başarısız olup, satmayı garanti ettiği araçların neredeyse tamamını kendisinin satın almak zorunda kaldığını da ekleyelim.
Anlayacağınız, kardeşi Kahraman kadar değilse de Celal Sadıkoğlu da pek sıradan bir adam değildi.
Celal Sadıkoğlu, Galatasaray Lisesi’nde okudu.
Mektepte en yakın dostu Erol Aksoy’du. Mektep sonrası da dostlukları sürdü, yıllarca en yakın arkadaş oldular.
Tabii Erol Aksoy’u da hatırlamayanlar olabilir. Habertürk’te çalışırken Selçuk Tepeli’nin bile Erol Aksoy’u bilmediğini görünce şaşırmıştım ama genç okurlar hiç bilmeyebilir.
Erol Aksoy çeşitli bankalarda genel müdürlük yaptıktan sonra kendi bankasını kurmuş ve İktisat Bankası’nın sahibi olmuş bir iş insanıydı. Piyasada ‘dahi bankacı’ olarak bilinirdi. Türk bankacılığına büyük katkıları olmuştu. Pek çok yeniliği o getirmişti. Sonrasında Hürriyet gazetesine ortak olmuş, Show TV’yi kurmuş, ilk pay TV Cine 5’i yayına geçirerek Türkiye’yi paralı TV ile tanıştırmış, naklen yayınları ihale yoluyla alan ilk televizyon sahibi olmuş, Türk futboluna ciddi paralar aktarmıştı.
Daha sonra bankası battı, o da devlet el koymadan gidip anahtarı TMSF’ye teslim etti.
Daha sonra Erol Aksoy’un bugün Suzan Sabancı’ya ait olan şahane yalısına ve tüm varlıklarına el koyuldu.
Yelkenciliğe meraklı olan Erol Aksoy, batmadan önce kendisine bugünün görmemiş zenginlerinin binmeye utanacağı 22 metre boyunda bir yelkenli yaptırmış ve yeni teslim almıştı.
Tekne Fransa’da bir marinada durduğu için TMSF tespit edememiş, el koymamıştı.
İşte tam bu sırada Erol Aksoy’un en yakın arkadaşı Celal Sadıkoğlu TMSF’nin kapısından içeri girdi.
Dönemin Tahsilat Daire Başkanı Fethi Çalık’ın karşısına oturdu ve “Sizin haberiniz yok. Bu Erol Aksoy’un Fransa’da bir yatı ve Paris’te bir de apartman dairesi var” dedi.
TMSF bile şaşırdı. Adam en yakın arkadaşını satıyordu.
“Bunu niye bize söyledin?” dediler.
İhbarcıya verilecek paranın peşindeydi Celal Bey. TMSF bu gibi ihbarlarda, ihbarda bulunan kişiye yüzde 10 ile yüzde 40 arası değişen miktarlarda ihbar ikramiyesi veriyordu.
Yat 3 milyon dolar etse yüzde 10’u 300 bin, yüzde 40’ı 1 milyon 200 bin dolardı.
Ev de bir 10 milyon etse en az 1, belki de 4 milyon dolar alacaktı.
En yakın arkadaşını satmanın fiyatı buydu.
Sonrasında Fethi Çalık ile Celal Sadıkoğlu arasındaki işbirliği başka alanlara da sıçradı. Uzanların yatlarını da beraber sattılar.
Sonra da beraber hakim karşısına çıktılar.
Bunu niye anlattım?
Fon yolsuzluğunda şimdi de herkes birbirini satacaktır.
Kimse şaşırmasın.
Kimse “O bizdendi” falan demesin.
Ne zaman insan oluruz?
Çevremizi gözü ve gönlü tok insanlarla oluşturduğumuz zaman.
X’te yazı hakkında yorumlarınızı paylaşın.
Geçmiş yazılar
Videolar







