
Fatih Altaylı
Yazı İçeriği
İnandırıcılık azalıyor
6 milyar dolar hangi kaynaktan ödenecek?
Elemanlar devreye sokuldu
Tek zarar eden fonzedeler değil
Mesele eğitimin berbatlığı
25 yap, devam et
Aklansın da gelsin mi!
İnandırıcılık azalıyor
Fatih Altaylı
Ekim 7, 2026
Yazı İçeriği
İnandırıcılık azalıyor
6 milyar dolar hangi kaynaktan ödenecek?
Elemanlar devreye sokuldu
Tek zarar eden fonzedeler değil
Mesele eğitimin berbatlığı
25 yap, devam et
Aklansın da gelsin mi!
“Türk gibi başla, Alman gibi sürdür, İngiliz gibi bitir” diye bir laf vardır.
Fon dolandırıcılığı ile ilgili yapılanlar bana bu sözü anımsatıyor.
Konu ile ilgili aynı günde iki siyasi açıklama geldi. İkisi de çok hoş, çok doğru açıklamalardı.
Önce Adalet Bakanı Akın Gürlek, o ana kadar 5 kişinin TMSF’ye haksız kazancı iade ettiğini duyurdu ve zararın iki katının karşılanmasının etkin pişmanlık sebebi sayılabileceğini ancak bunun dosyanın kapanması veya soruşturmanın bittiği manasına gelmediğini vurguladı. Zararı gideren kişiler hakkında da mutlaka yasal işlem yapılacağını ifade ederek pek çok kişinin yüreğine su serpen bir açıklama yaptı.
Ardından iktidar partisinden Özlem Zengin, hem de TBMM çatısı altında, “Bu konuda kim yanlış yaptıysa, kim hukuku ihlal ettiyse, kim vatandaşlarımızın parasını gasp ettiyse, siyasi görüşüne, sosyal çevresine, makamına, kimin yakını olduğuna bakılmaksızın hukuk önünde muhakkak hesap vermelidir. Muhakkak. Bu insanlar muhakkak surette soruşturmaya tabi tutulmalıdır ve muhakkak ifadeye çağrılmalıdır.” dedi.
İki güzel açıklama.
Özlem Zengin diyor ki, “Fatma Betül Sayan Kaya ifadeye çağırılmadıkça, diğer foncularla eşit muamele görmedikçe bu iş olmaz.”
Bakan Gürlek de diyor ki, “Merak etmeyin. Haksız kazancının faizi hariç bölümünü yatırdı diye bu işten sıyıramaz.”
Bunlar güzel cümleler, halkın duymak istediği cümleler.
Peki sonuç!
Sonuç, halkta giderek artan “Bu işi kapatacaklar” duygusu.
Başlangıçta yargının hızlı hamleleri ile oluşan “Gereği yapılıyor” duygusu, “Reis talimatı vermiş, kimsenin gözünün yaşına bakılmayacak” hissiyatı hızla eriyor.
Öyle ki, dün fon skandalının en iç çemberinde yer alan isimlerden birisi otomobilinde ölü bulundu.
Büyük ihtimalle intihar etmişti. Zaten güvenlik güçlerinin açıklaması da bu yönde oldu.
Ancak sosyal medyaya bakınca, büyük bir çoğunluğun intiharı inandırıcı bulmadığını, bu kişinin konuşmasından korkulduğu için öldürüldüğünü düşündüğünü gördüm.
Büyük ihtimalle yediği haltın, çevirdiği dümenin ve sonunda geldiği noktanın ağırlığını taşıyamadığı için kurtuluşu ölümde bulan biriydi ama gel gör ki, tersini düşünenlerin sayısı da az değildi.
Bu, şunu gösteriyor: İlk günlerdeki inandırıcılık giderek eriyor.
Borsa dolandırıcılığının simgesi haline gelmiş en ünlü vurguncunun hâlâ ifadeye bile çağrılmamış olması…
Yüz milyarlarca TL’lik vurgunun diğer “kazananlarının” hâlâ gizli kalması…
1 milyon liranın altında kalan miktarların ödenmesine yönelik apar topar ama gayriyasal bir karar alınarak tepkilerin yumuşatılmaya çalışılması
Bütün bunlar “Bu işi yavaş yavaş kapatacaklar” algısını oluşturuyor.
Bu algıyı ortadan kaldırmak için atılması gereken çok küçük birkaç adım var.
Ama laf çok, adım yok.
6 milyar dolar hangi kaynaktan ödenecek?
Fon dolandırıcılığının ardından oluşturulan Fon Kurulu’nun üyelerinden Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan, fonlarda parasını kaybedenlere yapılacağı açıklanan ödemelerin “kamu kaynaklarından” yapılmayacağını söyledi.
Yani “Vergi verenlerin paraları bu işte kullanılmayacak” dedi.
Tabii “prensip olarak”.
Peki hangi kaynaklar kullanılacak?
Bu fonlarda parasını kaybedenlerin sayısı yaklaşık 450 bin.
Açıklamalara göre ilk etapta 1 milyon TL ve altındaki haklar ödenecek.
Sakın yanlış anlamayın, 1 milyonun altında para yatıranlara paraları verilecek, üstündekilere verilmeyecek demek değil bu.
450 bin kişinin tamamı 1 milyon TL’ye kadar olan parasını alacak.
Biliyoruz ki, bu fonlardaki yatırımcıların yüzde 70’i 1 milyon TL’nin altında bir para yatırmış.
Yani hemen hemen 135 bin kişi 1 milyonun üzerinde yatırıma sahip.
Bu 135 bin kişiye birer milyon TL artı yasal faiz verilecek.
Bu da 135 milyar TL demek.
Geri kalan 315 bin kişinin de ortalama alacağı 500 bin TL olsa onlara ödenecek miktar da yaklaşık 157 milyar TL edecek.
Toplamda 292 milyar TL.
Bu da bugünkü kurdan hemen hemen 6 milyar dolar yapar.
Belki biraz aşağı, belki biraz yukarı.
Kamu kaynağı kullanılmayacaksa, bu paralar nasıl ödenecek!
Bu fonlarda haksız kazanç elde eden, vurguna ortak olan, dolandırıcılığın parçası kişilerden ve şirketlerden böyle bir tahsilat en azından şimdilik yok.
Fatma Betül Sayan Kaya ve eşinden alınan 1,9 milyar TL’den sonra hâlâ 190 milyar TL gerekiyor.
Değerli Fatih Karahan bunların hangi kaynaktan ödeneceğini de açıklar mı acaba!
Elemanlar devreye sokuldu
Bu fon vurgununun “yabancı ülkelerin ve istihbarat servislerinin” işi olduğu palavrasını iktidar trolleri üzerinden yaymanın yeterince inandırıcı olmadığı anlaşılınca, “muhalif görünümlü elemanlar” hızla devreye girdiler. Bunların bazıları artık o kadar deşifre ki, söylediklerinin okuyan, yazan, aklı başında kitle üzerinde etkisi sıfır.
Ama zaten onların hedefi o kitle değil.
Bu yüzden de utanmazca, arsızca yazıp konuşabiliyorlar.
Bunlardan biri, belki de en aşağılık ve en satılmış olanı, kendince çok akıllı bir şekilde “eleman” olmanın gereğini yerine getirmeye çalışıyor.
Doğrudan bu fon vurgununun arkasında dış güçler var dese inandırıcı olmayacağını biliyor, ne de olsa yabancı hocalardan ders almış.
Şöyle diyor:
“Bakın, hemen Ali Babacan’ı parlatmaya başladılar. Asıl amaç, Ali Babacan’ı iktidar yapmak. Çünkü Ali Babacan yabancı ülkelerin adamı.”
Sonra da “Bakın, Fatih Altaylı onu yayına aldı…” diye ekliyor.
Ulan eleman, ulan utanmaz…
Gazeteci olmadığın için, istihbaratçı kafan ve aldığın talimat ile yazıyorsun ama az da kafan çalışsın.
Ali Babacan’ı ilk konuk alan ben değilim.
Bir televizyonda sabah programında izledim. Konuktu. Konuk almakla da iyi yapmışlardı çünkü hem AK Parti’den, iktidardan gelmişti ve ilişkileri biliyordu hem de ekonomiyi biliyordu. Hem de SPK ile ilgili mevcut yasalar onun döneminde, onun ekibi tarafından hazırlanmıştı.
İzledim ve daha doğru sorularla daha fazla bilgi alabileceğimizi görünce arayıp davet ettim.
Çok da iyi yaptım.
Çok önemli bilgiler verdi.
Yaklaşık 2 saatlik program, Babacan'ın kendi ekibini şaşırtan bir izlenme sayısına ulaşarak en az 1,5 milyon kişi tarafından izlendi. Hükümete de rehber oldu.
Bunun adı gazeteciliktir ve istihbaratçılar bunu anlamaz.
Ali Babacan’ı parlatma meselesine gelince.
Ben programa çıkardım diye Ali Babacan’ın yüzde 1 olan oyu yüzde 50 + 1’e çıkıp cumhurbaşkanı mı olacak
Yapma be eleman.
Beni gözünde bu kadar büyütme.
Keşke öyle bir gücüm olsaydı.
Ama sen ve işverenlerin, bugün kimin emrindeysen artık, öyle zannetmeye devam edin.
Benim de hoşuma gidiyor.
Tek zarar eden fonzedeler değil
Yazdık, yine yazalım.
Fon vurgunlarının yarattığı mağduriyet sadece bu birkaç fona para kaptıranlarla sınırlı değil dedik, bir kez daha yazalım.
Birileri anlayana kadar.
Fonda battığı söylenen miktar 10 ila 25 milyar dolar arasında.
Ama bu batığın çevreye verdiği zarar 100 milyar dolar ve ekonomide büyük bir denge kaybı.
Fon dolandırıcılığının ortaya çıkması sonrası halka açık doğru düzgün şirketlerin hisselerinde meydana gelen düşüş 100 milyar dolar seviyesinde.
Türk sanayisinin, Türk ticaretinin dev firmaları 8 yıldır süren kriz ortamında zar zor ayakta kalmaya çalışırken bir de bu darbeyi yediler.
Diyeceksiniz ki, “Ne var canım. Bu dönem geçer, şirketlerin değeri yine artar.”
Öyle ama öyle değil.
Bugün şirketler zaten büyük bir finansal darboğaz içinde.
Kredi bulmakta zorlanıyorlar. Kredi maliyetleri çok yüksek.
Pek çok büyük ve halka açık şirket piyasa değeri üzerinden, kendi hisselerini teminat göstererek Türk ve yabancı bankalardan kredi alabiliyor.
Şirketlerin piyasa değeri düştükçe, bankalara olan borçlarına karşılık gösterdikleri teminatların da değeri düşüyor.
Hal böyle olunca bankalar da hem yasa gereği hem de kendilerini garantiye almak için yeni teminatlar istiyorlar. Bu teminatlar verilemez ise kredileri geri çağırmak zorunda kalıyorlar.
Bir diğer zarar ise Türk şirketlerinin değer kaybının bu şirketlerin yabancı ellere geçişini kolaylaştıracak olması. Şimdilik bu tehlike çok yakın değil ama imkansız da değil.
Ve halkı ilgilendiren tarafı ise borsada az çok kazanç sağlamaya çalışan küçük yatırımcıların bir ay içinde uğradığı zarar.
Eylül ayında artıda olan küçük yatırımcılar, ekim ayında kazançlarını kaybetmekle kalmadılar, yatırdıkları ana parada da zarara geçtiler.
Fon mağdurları belki yatırdıkları parayı yasal faiziyle birlikte geri alacaklar ama Borsa İstanbul’da sağlam şirketlerde parası olanlar, zararlarını asla tazmin edemeyecekler.
Düzgün vatandaş, her zaman olduğu gibi kaybedecek.
Mesele eğitimin berbatlığı
Fransa yine karıştı. Bu kez eylem yapanlar lise öğrencileri. Yüzlerce lisede eylemler başlayınca, bakanlık okulları kapadı.
Trump isimli cahil ise her kurnaz politikacı gibi, bu eylemleri kendi siyasetine uygun bir nedene bağlamaya çalışarak Fransa’daki öğrenci olaylarını “göçmenlere” bağladı.
Fransa’da ve hatta Avrupa’da göçmenlerin yarattığı sosyal ve siyasi krizleri yadsıyamayız. İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’in koltuğu da büyük oranda göçmenler nedeniyle sallanıyor ama Fransa’daki öğrenci eylemlerinin göçmenlerle fazla alakası yok.
Trump cahili bilmez ama bu Fransa’daki ilk öğrenci eylemi değil.
Merak etmeyin, konuyu 1968’e götürecek değilim ama Fransa’da öğrenciler 1990’lardan beri yani yaklaşık 35 yıldır aynı nedenle ayaklanıyorlar.
Eğitimin kötülüğü…
İlk büyük öğrenci eylemi ya da eylemleri 1990’da oldu.
Okulların kalitesizliği, öğretmenlerin hem sayı hem de nitelik olarak yetersizliği gibi nedenlerle öğrenciler ayaklandı. Ortaöğretim durma noktasına geldi. Buna üniversite öğrencileri de destek verdi.
Öğrenciler şöyle diyordu, “Verdiğiniz eğitim bizi Amerikan ve İngiliz üniversiteleri karşısında yetersiz hale getiriyor ve uluslararası rekabete uyum sağlama imkanlarımızı elimizden alıyor. Bu sadece bizim değil Fransa’nın da geleceğini karartıyor.”
Élysée Sarayı’nda dönemin Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand vardı ve öğrencilere hak verdi. Olaylar yatıştı.
Ancak öğrenciler 1998’de benzer nedenlerle bir kez daha ayaklandılar.
Dönemin Milli Eğitim Bakanı Claude Allègre hedefteydi. Yüz binlerce, belki de milyonlarca öğrenci sokaklara döküldü. Yürüyüşler yapıldı, yer yer vandalca eylemler gerçekleşti.
Her iki öğrenci eylemi de sonbahar aylarında gerçekleşti. Hatta 1998 eylemleri de yine ekim ayında yapıldı.
Trump meseleye Fransız kaldığı için abuk sabuk bir göçmen gerekçesine bağlıyor.
Ne de olsa bu tip liderler için eğitim pek de önemli bir mesele değil.
Onlar cehaletin üzerinde yükseliyor.
25 yap, devam et
Zırvalığın sonu yok.
Geçen hafta da T24 haber sitesine erişim engele getirildi.
Zannedersin ki erişim engeli getirmekle bir yere varılacak.
İşin komik ve trajik tarafı engelin “Ailem güvende” deniler zırvalık nedeniyle getirilmesi.
Güya T24’te eşcinsellik propagandası yapılıyormuş.
On binlerce belki yüzbinlerce yazı ve haberlik T24 külliyatında eşcinsellikle ilgili birkaç yazı bulup kapatmışlar.
Müritlerini kadın erkek demeden “badeleyen” şeyhler aileye ve topluma zarar vermiyor ama T24’teki ya da birkaç başka yayındaki haber ve röportajlar veriyor.
Ne yapacak gazeteciler, eşcinselliğini ilan eden başbakanları, bakanları da mı haber yapmayacak artık.
Mesela Hollanda Başbakanı’ndan da söz edemeyecek miyiz!
Resmî ziyarete geldiğinde kovalayacak mıyız!
Hollanda ile diplomatik ilişkiyi mi keseceğiz!
Elbette tek Hollanda değil ama kendisi açıkladığı için söylüyoruz.
Başkası yok mu!
Şu veya bu nedenle hâlâ kapatmadan, erişim engelinden medet ummak da acınası bir durum aslında.
Okuyan yine okuyor, izleyen yine izliyor.
T24 ise hâlâ yasal yollardan kendini açtırmaya çalışıyor.
Çok da uğraşmaya gerek yok aslında.
T25 yapıp yola devam etsinler.
Ya da başındaki harfi değiştirsinler.
Yasalara sığınmaya çalışmak elbette soylu bir tavır.
Ama artık beyhude bir uğraş.
Aklansın da gelsin mi!
Kayyumcu Mersin Büyükşehir Belediye Başkanı Vahap Seçer de tutuklandı.
Gözaltına alındığı zaman Başkayyum Mersin’e gidip sözde “eylem” yapmıştı.
Kimse de pek takmadı.
Şimdi artık eylem yapamaz.
Çünkü herkese “Yargı karşısında arınıp gelsinler” diyordu.
Şimdi herkes "Vahap Seçer de aklanıp gelsin” diyor.
Bu arada Başkayyum birkaç gün önce Beyoğlu’nun görevden uzaklaştırılan Belediye Başkanı İnan Güney ile poz verdi.
Oysa bildiğim kadarı ile İnan Güney hâlâ aklanmış değil.
Sadece tahliye edildi.
Ne zaman insan oluruz?
Fon vurgunu yüzünden başka konu yazamaz hale gelmediğimiz zaman.
X’te yazı hakkında yorumlarınızı paylaşın.
Geçmiş yazılar
Videolar







