Reklam

İsveç’e onay verdik, şaşırdınız mı!

Türkiye Büyük Millet Meclisi dün iki önemli konuda karar aldı.

İlki, İsveç’in NATO’ya üyeliği ile ilgiliydi.

Biliyorsunuz, ABD İsveç ve Finlandiya’nın NATO’nun genişleme planının bir parçası olarak örgütte yer almasını istiyordu.

Türkiye ise başlangıçta her iki ülkenin üyeliğine de karşı çıktığını açıkladı.

Çünkü iki ülke de Türkiye’nin çıkarlarına karşı tavır alıyor, Türkiye’nin terörist olarak tanımladığı kişilere ve örgütlere kucak açıyor ve Türkiye aleyhtarı faaliyetlere göz yumuyor hatta yer yer destekliyordu.

Sonra Türkiye oklarını Finlandiya’dan İsveç’e doğru çevirdi.

Finlandiya neyse ama İsveç tam rezaletti.

Hem PKK’ya hem de FETÖ’ye kucak açmıştı.

Ülkede gün aşırı PKK yanlısı gösteri yapılıyordu.

Öcalan görüntüleri binalara yansıtılıyor, PKK bayrakları ile selamlanırken, Erdoğan fotoğrafları yerlere serilip çiğneniyordu.

Türkiye’nin iadesini istediği terör örgütü üyeleri ise zaten iade falan edilmiyor, İsveç onları bağrına basıyordu.

Ve daha da kötüsü İsveç makamları her gün Kur’an yakılmasına izin veren kararlar alıyor, İsveç sokaklarında Müslümanların kutsal kitabı Kur’an’a büyük saygısızlıklar yapılıyordu.

İktidarın hem büyük hem de küçük ortağı, İsveç’in NATO üyeliğinin söz konusu olamayacağını her zamanki şiddetli tavırları ile en net, en keskin ve en kesin biçimde açıklıyorlardı.

“Bu canlar o bedenlerde oldukça İsveç NATO’ya üye olamazdı.”

Ne var ki, İsveç’in tavrında en ufak bir değişiklik olmadığı halde, önce Cumhurbaşkanı Erdoğan İsveç’in NATO’ya üyeliğini onaylayan bir kararı imzalayarak TBMM’ye gönderdi.

Herkes “Taktik yapıyor. ‘Ben imzaladım ama benden büyük TBMM var. Millet adına TBMM istemedi’ diyecek” diye düşündü.

Ardından aynı karar TBMM Dış ilişkiler Komisyonu’ndan aynen geçti.

“Yok canım, genel kurulda ret edilecek” diye düşündü herkes.

Ve dün geç saatlerde genel kuruldan da geçti.

İsveç’in NATO’ya üye olmasının mümkün olmadığını söyleyen liderlerin partilerinin oylarıyla.

Şaşırdık mı?

Tabii ki hayır.

Kürecik Radarı’na, Rahip Brunson’a, Deniz Yücel’e, İsrail’e harıl harıl mal taşıyan gemilere, Yunanistan Başbakanı’na hasretle sarılınmasına ve daha pek çok şeye şaşırmadığımız gibi.

Şaşırma duygumuzu unuttuğumuz için, hiç ama hiç şaşırmadık.

Dün İsveç’in NATO’ya alınmayacağı sözlerini alkışlayanların bugün İsveç’in NATO’ya kabulünü alkışlamalarına da şaşırmayacağımız gibi.

Ve yarın öbür gün muhtemelen İsveç’in NATO üyeliğini bir türlü kabul etmeyen Macaristan’ın liderini de bizimkilerin ikna etme çabalarını duyarsak şaşırmayacağız.

Ha bu arada TBMM’nin aldığı ikinci önemli karar ne diye soracak olursanız.

Dün TBMM’de “Deprem bölgesinde kaybolduğu iddia edilen çocukların araştırılması” için bir önerge AKP ve MHP’nin oylarıyla reddedildi.

Çocuklarının akıbetini bile merak etmeyen bir iktidar sizi şaşırttı mı?

Beni o bile şaşırtmadı.


Ümit’siz bir vaka

İYİ Parti’de ilginç şeyler oluyor.

Dün de, Genel Başkan Meral Akşener’in ilk açıkladığı aday olan İzmir Büyükşehir Belediye Başkan adayı Ümit Özlale ile ilgili olarak pişmanlığını ifade ettiği ve “Biz Ümitleri karıştırmışız” diyerek partiden atılması gerekenin Ümit Dikbayır değil, Prof. Ümit Özlale olduğunu söylediği yazıldı. Başka kim yazdı bilmiyorum ama ben haberi ODAtv’de okudum.

Habere göre, partinin İzmir Büyükşehir Belediye Başkan adayı Özlale, Akşener’in özel kalem müdürü hakkında araştırma yaptırıyordu ve bunun duyulması üzerine de Akşener “Ümit’leri karıştırdık galiba” demişti.

Böyle bir saçmalık doğru olabilir miydi?

Partideki tanıdığım isimleri aradım.

Olay bire bir doğru idi.

Meral Akşener, partililerin de bulunduğu bir ortamda, üstelik gülerek “Ümit’leri karıştırdık galiba” demiş ve partiden uzaklaştırılması gerekenin Ümit Özlale olduğunu kahkaha atarak söylemişti.

Bunun üzerine sordum, “Bu durumda Özlale’yi aday göstermeyebilir mi?”

Aldığım yanıt şu oldu:

“Meral Hanım Özlale’yi aday göstermekten vazgeçer mi değil, Ümit Özlale aday olmak ister mi diye sorman lazım”

Tüm bu gelişmeler Prof. Dr. Ümit Özlale’yi çok ama çok rahatsız etmiş.

Genel Başkan’ın bu tezgaha sessiz kalması ve gerekeni yapmaması halinde adaylıktan çekilmeyi ve partiden istifa etmeyi düşünüyormuş.

“Tezgah dediğiniz bu gelişmenin arkasında kim var, kimi sorumlu tutuyorsunuz?” diye sorunca aldığım yanıt ise şu oldu:

“Partideki son dönem olan tüm gelişmelerin arkasında hep genel başkanın özel kalemi Esma (Bekar) Hanım’ın olduğu konuşuluyor ve biliniyor. Bu kez Ersagun da bu işin bir parçası olarak görülüyor” dedi.

Ersagun dediği, bir dönem İzmir Belediyesi’nde üst düzey görev yapan şimdinin İstanbul milletvekili Ersagun Yücel’di.


Hissedilen enflasyon, hissedilmeyen zam

Türkiye’nin en boş beleş kurumu haline getirilen ve ücretlilerin maaşlarının kuşa dönüp, milletin sefil olmasının sorumlusu olarak vicdani bir hesap vermesi gereken TÜİK, ekonomi literatürüne yepyeni bir kavram kazandırdı.

“Hissedilen enflasyon”

Yıllar önce eşim bana hediye olarak çok şık bir ceket almıştı.

Ben de ceketi çok beğenmiştim ve “Kaça aldın” diye sormuştum.

O da bana çok uçuk bir fiyat söyleyince “Hande bu fiyata ceket alınır mı, paraya yazık” deyince fiyatın bana söylediğinin dörtte biri olduğunu itiraf etmiş, ‘Ben sana hissedilen fiyatını söyledim” demişti.

Bu yanıtını hâlâ zaman zaman anar, güleriz.

Hande’ninki şakaydı ama TÜİK denilen kurum ciddi ciddi “hissedilen enflasyon” dedi ve bunu da “yüzde 130” olarak açıkladı.

Yani ENAG’ın enflasyonunun bile üzerinde olduğunu söyledi.

Bu çok açık bir itiraftır.

TÜİK “Enflasyonun yüzde 130 olduğunu biz de biliyoruz. Eşek değiliz. Ama korkudan gerçek oranı açıklayamıyoruz. Bize yüklenmeyin. Vicdansız olan biz değiliz” demektedir.

Yani anlayacağınız iktidarın yaptığı zam enflasyonunun 20 puan değil, hemen hemen 80 puan altındadır.

Hissedilen enflasyona karşı hissedilmeyen zamlar vicdansızlıktır.

Bunun toplumsal sonucu ise ne yazık ki ahlaksızlıktır!


NE ZAMAN İNSAN OLURUZ?

Makamlar yükseldikçe vicdanlar alçalmadığı zaman.

Erişilebilirlik Araçları