
Fatih Altaylı
Yazı İçeriği
Sadece ekonomi ile olur mu!
Ekonomide spor kulübü anlayışı
Saçmalık
NE ZAMAN İNSAN OLURUZ?
Sadece ekonomi ile olur mu!
Fatih Altaylı
Şubat 17, 2026
Yazı İçeriği
Sadece ekonomi ile olur mu!
Ekonomide spor kulübü anlayışı
Saçmalık
NE ZAMAN İNSAN OLURUZ?
Silivri’de yattığım dönemde en sık ziyaretime gelen siyasetçilerin başında CHP lideri Özgür Özel vardı.
Sağ olsun, Marmara Ceza İnfaz Kurumu’na neredeyse her gelişinde, ki hemen her hafta en az bir kez tutuklu partilileri ziyaret ediyordu, kısa da olsa benimle de görüştü.
İçerde olduğum altı aylık süre boyunca Özel Silivri’ye sadece bir hafta gelmedi.
Gelip de, bana uğramadığı ise sadece bir kez oldu.
Sakın yanlış anlamayın, tutuklu tüm gazetecilere mutlaka uğruyordu, bana özel bir tutum içinde değildi.
Kendisini “Biliyorsunuz değil mi, çıkınca sizi de yine eleştireceğim.’ diye uyarıyordum.
Gülüp, “Tabii ki, eleştireceksiniz” diyordu.
Özgür Özel, gördüğüm en çalışkan siyasetçi. Bu açıdan Cumhurbaşkanı Erdoğan’a benziyor.
“Genel Başkan olunca içinden bambaşka birisi çıktı. Bu nasıl bir enerji” dediğimde, kendisini uzun zamandır tanıyan CHP’liler “Hep böyleydi. Siz bilmiyordunuz” diyorlar. Eczacılar Odası genel sekreterliğinden bu yana tanışan sağlık yazarları da “Siyasetten önce de böyleydi.” diye hatırlıyorlar kendisini.
Ziyaretlerinden birinde Özgür Özel’e “Bu mitingleri çok uzun sürdüremezsiniz. Örgüt yorulur. Seçmen yorulur. Havalar soğur, yağmurlar başlar. Meydanlar boş kalır.” demiştim.
“Ben de öyle düşünüyordum ama duramıyoruz. Artık il örgütleri arasında bir rekabete dönüştü. Her il ‘Bize de gelin’ diye baskı yapıyor. Gitmezsek küsecekler. Biz de örgüt yorulur diye düşünüyorduk ama tam aksine örgütler motive oluyor ve talep ediyorlar. Bir tam tur yapmadan bırakamayacağız. Öyle görünüyor.” demişti.
19 Mart’tan bu yana neredeyse bir yıl olacak.
CHP’nin modern zamanlardaki en uzun bir yılı.
Geçen 11 ayda CHP 100’e yakın miting düzenledi.
Büyük emek, büyük özveri, büyük iş.
İstanbul’dan bakınca sanki iş biraz rutinleşti gibi duruyor.
Özel’in söylemi ise genelde ekonomi üzerine.
Memur ve emekli maaşları üzerinden, ekonomi eleştirilerinin ana ekseni oluşturduğu bir konuşma yapıyor Özel.
Demirel’in “Boş tencerenin deviremeyeceği iktidar yoktur” anlayışını sürdürüyor.
Peki, bu doğru bir taktik mi!
Emin değilim.
Seçim yılı geldiğinde iktidar kemerleri gevşetip, memur ve emekli maaşlarına sıkı zamlar yapar, kredi musluklarını sonuna kadar açıp piyasalara ani bir canlılık verip “Bakın birkaç sene sıkıntı çektirdik ama yine ekonomiyi biz düzelttik” mesajı verir, memurun ve emeklinin cebine geçici de olsa bir bolluk sağlarsa ne olacak!
Büyüyen tüm sorunlara rağmen hâlâ yüzde 30 civarındaki oy oranını koruyan, öyle ya da böyle CHP’nin farkı açmasına izin vermeyen AK Parti böyle bir imkanı yaratma potansiyeline sahip olarak seçim kapıya dayandığında neler yapabilir hesaplayabiliyor mu Özgür Bey?
Elbette ekonomi önemli ama sadece buna güvenerek seçimi gidilir mi!
CHP’nin büyük bir iddia ile açıkladığı parti programı, bir hükümet programına niye dönüşmüyor?
“Seçim yaklaşınca dönüştürür ve anlatırız” diye düşünüyor olabilirler. Ama kendi tabirleri ile “1,5 televizyon” ile kampanya döneminde bunu halka ne kadar anlatabilirler hesapladılar mı!
Ve tabii en önemli konu, partinin kendi içindeki dinamikler.
Özgür Özel, iktidara karşı son derece cesur bir tavır içinde. Bununla da beğeni topluyor zaten.
Ama parti içinde aynı cesarete sahip mi!
Bu meseleyi gelecek yazılarda biraz daha açarız.
Ekonomide spor kulübü anlayışı
Türkiye hem çok değişiyor hem hiç değişmiyor.
Yine köprü tartışıyoruz.
Gençler hatırlamaz ama yaşı benimle yakın olanlar bilir, 12 Eylül sonrası yeniden demokrasiye geçilirken CHP’nin yerine kurulan Halkçı Parti ile darbecilerin ekonomi bakanı Turgut Özal’ın Anavatan Partisi arasında bir “köprü savaşı” vardı.
Halkçı Parti’nin başında İsmet Paşa’nın özel kalem müdürlüğünü yapmış Necdet Calp vardı ve o zamanın tek televizyonu olan TRT ekranındaki tartışma sırasında Özal, bugün 15 Temmuz Şehitler Köprüsü diye bildiğimiz Boğaz Köprüsü’nü satacağını söylediği zaman Calp “Köprüyü sattırmam” diye yumruğunu masaya vurmuş ve tarihe geçmişti.
Ama sonuçta kazanan Özal oldu.
İktidara gelince köprüyü sattı.
Hatta devri iktidarı zamanında bir köprü daha yaptırdı, projesini İngilizlerin çizdiği, inşaatını STFA ile Japonların birlikte 125 milyon dolara yaptığı Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nü de sattı. (Yanlış okumadınız. FSM Köprüsü’nün yapım maliyeti 125 milyon dolardı)
Aslında bunlar satış değildi.
Özal’ın sattığı gelir ortaklığı senediydi.
Köprünün üç yıllık geliri karşılığında borçlanılıyordu.
Önce A tipi senetler satıldı. Talep olunca B tipi de piyasaya verildi.
İlki köprünün gelirinin yüzde 18’ini, ikincisi ise yüzde 16’sını alacaktı.
Calp “Sattırmam” demişti ama milletin pek de umurunda olmamıştı.
Köprü senetleri kapışıldı.
Zaten satılan da köprüler değil, köprülerin geliriydi.
Şimdi yine filmi başa sardık.
1982’ye geri döndük. Ancak anlaşıldığı kadarıyla bu kez halka değil, yabancılara satış yapılacak.
Devlete ait köprülerin ve otoyolların 25 yıllık geliri “peşin” satılacak.
Bu bir tür borçlanma aslında. Gelir temliki. Gelecek satışı.
Spor kulübü yönetimlerinin sıklıkla uyguladığı bir yöntem.
Kulüpte başkan değişince yeni başkana bırakılan negatif miras.
Peki, taraftarın umurunda mı!
Zannetmiyorum.
Onlar o para ile yapılacak transfere bakıyor.
Burada da farklı olmaz.
Saçmalık
Aşı karşıtlığı ve şüphecilik öyle bir yere gelmiş ki, hangi ünlü hayatını kaybetse hemen “COVID aşıları” suçlanıyor.
Hele ölüm biraz erken, biraz zamansız ise suçlu kesinlikle COVID aşısı.
Şunu peşin peşin söyleyelim.
Hiçbir aşı ve hatta hiçbir ilaç tamamen masum, tamamen zararsız değildir.
Burada hesap basittir.
Kurtardığı hayatın, yan etki nedeniyle kaybına neden olduğu yaşama oranı.
1 milyon kişiyi kurtarırken, 1000 kişinin ölümüne neden olmuşsa başarılıdır.
Bu tüm ilaçlar, tüm aşılar için geçerlidir.
Aşı karşıtının karşıtlığını ben şöyle ölçerim. Sıkıysa kuduz köpek tarafından ısırıldıktan sonra “Ben aşılara inanmıyorum” diyerek kuduz aşısı olmasın bakalım.
Şunu da unutmayın.
Nur içinde yatsın Barış Manço hayatını kaybettiğinde 56 yaşındaydı ve COVID aşısı falan da olmamıştı.
Keza Zeki Müren 64 yaşında öldü. Bugün olsa “COVID aşısından gitti” diyecekti bazıları ama o gün daha değil aşısı, COVID bile yoktu.
Hepimizin ailesinde, çevresinde genç yaşta kalpten gitme hikayeleri mutlaka vardır.
Her şeyi COVID aşısına bağlamak şuursuzluktur.
NE ZAMAN İNSAN OLURUZ?
Sevmediklerimize karşı da adil olabildiğimiz zaman.
X’te yazı hakkında yorumlarınızı paylaşın.
Geçmiş yazılar
Videolar




