
Fatih Altaylı
Yazı İçeriği
Vergi verene eziyet, vermeyene hizmet
Rahmi Koç, Kürtlere bayilik vermiyor mu!
Hacıosmanoğlu Aziz Yıldırım’ın karşısına nasıl oturacak!
İçki ve AK Partililik
Vergi verene eziyet, vermeyene hizmet
Fatih Altaylı
Haziran 9, 2026
Yazı İçeriği
Vergi verene eziyet, vermeyene hizmet
Rahmi Koç, Kürtlere bayilik vermiyor mu!
Hacıosmanoğlu Aziz Yıldırım’ın karşısına nasıl oturacak!
İçki ve AK Partililik
Memleketin “kocaman kocaman” meselelerini kaleme almaktan, “çok önemli” konularını sonu gelmez bir şekilde mecburen tartışmaktan, günlük yaşamımızı etkileyen, içinde yaşadığımız rejimden, sistemden bağımsız olarak yaşam kalitemizi düşüren konuları ne konuşabiliyoruz ne de yazabiliyoruz.
Yazarsak da, “Milletin anası ağlıyor, şunun derdine bak” türünden bir eleştiriyle karşılaşmamız da büyük olasılık.
Mesela İstanbul’un yolları, sokakları. Dünya başkenti sıfatını hak ettiğine inandığımız bu şahane şehrin yollarının durumu benden başka kimseyi rahatsız etmiyor mu acaba! Kentin en yüksek emlak değerine sahip bölgelerinden birinde oturuyorum. İstanbul halkının önemli bir bölümünün, turistlerin, yabancıların mutlaka uğradığı bölgelerden birinde.
Son asfaltı muhtemelen 40 sene önce falan dökülmüş, her tarafı yama yama, çökmüş, çukurlarla dolu yollar. Otomobille giderken insanın ya beli kayar ya böbrek taşı düşürür. Yıllardır tek bir belediye gelip de “Yahu şu İstanbul’un ara sokaklarını bir güzel asfaltlayalım” demedi, duymadım, görmedim.
İstanbul’un özellikle yaz aylarında kültür, sanat ve eğlencede bir numaralı bölgesi, Şehir Tiyatrolarının, İstanbul Kongre Merkezi’nin, Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nun, Demokrasi Parkı’nın, Küçük Çiftlik Parkı’na giden yolların kesişme noktası. Mim Kemal Öke Caddesi ve Kadırgalar Caddesi’nin birleştiği yer.
Tamamı rezalet. Çökmüş yollar, tarla gibi bir asfalt, her yer taşlı tarlaya dönmüş. Sözde parke döşemeler. Bırakın otomobili, at arabası gitmez.
Birkaç sene önce, pandemi döneminde evimin olduğu sokaktaki esnaf ve mal sahipleri “Belediyenin yapacağı yok, kendi sokağımızı kendimiz yapalım bari” diye kendi aramızda para topladık. Apartmanlar, ön cephe genişliklerine göre bir katkı sağladılar. Bir de proje yaptırıldı bir mimara. İlçe Belediyesi “Olmaz” dedi.
Olmayan şu. Yolu belediye yapar. Topladığımız para ile kaldırım için en iyisinden granit, yol için parke taşı alındı. Belediye bizim sağladığımız malzemeleri kullanarak yolu yapacak bir müteahhit için ihaleye çıktı. Biri kazandı. Şansına inşaat pandemiye, sokağa çıkma yasaklarına denk geldi. Rahat çalışabilirdi. Çalıştı da.
Sonuç. En iyi malzeme ile en berbat yol. Bir yıla kalmadan yolun her tarafı çöktü. “Hazır kazılmışken, altına fiber optik kablo döşensin, altyapı da düzeltilsin” dememize rağmen bunların hiçbiri yapılmadı. Paramızla rezil olduğumuzla kaldık.
Burası İstanbul’un en şık semtlerinden biri ve durumu bu.
Başka yerler farklı mı!
Her yer aynı. Yeni oluşan semtler hariç, İstanbul’un eski semtlerinde durum bu.
Berbat yollar, rezil bir altyapı. Bugüne has bir durum değil bu. Yıllardır, on yıllardır aynı rezalet.
Belediye vergiyi bizden alıyor, hizmeti vergi vermeyenlere götürüyor.
Belediye böyle de, merkezi hükümet farklı mı!
Orada da vergiyi verene değil, vergiyi ödemeyene hizmet öncelikli. Hatta vergi verene eziyet, vergi vermeyene hizmet yerelde veya merkezde devlet yönetmenin düsturu olmuş.
Tamam, elbette dezavantajlı bölgelere de destek olacaksınız.
Ama en azından bizden aldığınızın bir bölümünü bize harcayın.
Vergi veriyoruz diye, köpek muamelesi görmek istemiyoruz.
30 bin TL’lik banknotumuz vardı!
İster kızın, ister dövün, küçük ama hayatımızı zorlaştıran meselelerden birini daha yazmaya kararlıyım.
Biliyoruz ki, Mehmet Şimşek ya da ekonomiyi her kim yönetiyorsa, yıllardan beri büyük banknot basmamaya yeminli.
AK Parti iktidarı ilk döneminde, çoğu kişinin ihtimal dahi vermediği bir şekilde Türk lirasından 6 sıfır atmayı başarmış ve sonrasında da yeni banknotlar basmıştı.
Bu banknotların en büyüğü 200 TL’likti ve o zaman yaklaşık 131 dolar ya da üç çeyrek altın değerindeydi.
Bugün ise o 200 TL ile ancak 4 dolar alabiliyoruz, üç çeyrek altın almak için de o banknotlardan 158 adet gerekiyor.
Yani bugün doları baz alacak olursak 10 bin TL’lik, çeyrek altını baz alacak olursak 30 bin TL’lik banknotlarımız olması gerek.
Korkunç değil mi!
Paramızdaki bu değer kaybına rağmen ekonomi yönetimi daha büyük banknot basmıyor ve bunun acısını hep birlikte çekiyoruz.
Mesela İstanbul’da otopark ücretleri günlük en az 1000 TL. Otomobilinizi bir restoranda veya bir alışveriş merkezinde valeye verseniz bir iki saat için ödeyeceğiniz miktar 600 TL civarı. Nakit dışında ödeme pek çoğu tarafından kabul edilmiyor. Günde iki üç kere park etseniz sırf otopark ücreti için cebinizde bir balya para taşımanız gerekiyor.
Daha beteri lokantalarda yaşanıyor.
Hesap geliyor, soruyorsunuz “Servis dahil mi?” diye. Genelde yanıt “Hayır” oluyor.
Kredi kartı ödemesine ekler misiniz dediğinizde ise yüzde 90 oranında yanıt, “Hayır, ekleyemeyiz”.
Hadi bakalım. Yüzde 10 servis ücretini ver bakalım. İstanbul’da nispeten şık sayılabilecek bir restoranda 4 kişi yemek yeseniz hesap 10 bin TL civarı geliyor. (Esnaf lokantasında da en az 3 bin geliyor) Bir de ortalama şarap içtiyseniz 15 bin. Lüks bir yerde bu fiyatları iki ile hatta üç ile çarpın.
Hadi bakalım servis ücreti ya da “bahşiş” için bırakmanız gereken miktar en az 1000 TL. Lüks bir yerde 3000 TL.
Çıkar say 15 tane 200’lüğü.
10’luk, 20’lik banknotların artık hiç hükmü yok.
Peki bu banknot işi sorun mu!
Sorun.
Önemli mi?
Önemli.
Ama bunca dev mesele arasında hadi yaz bakalım.
“Derdin bu mu” diyecekler.
“Ne 10 bin TL hesap mı!” diyecekler.
“Senin emekli maaşından haberin var mı?” diyecekler.
Haklılar mı?
Haklılar.
Ben haklı mıyım?
Ben de haklıyım.
En iyi Nasreddin Hoca.
Rahmi Koç, Kürtlere bayilik vermiyor mu!
Dün 96 yaşındaki bir adamın anlattığı fıkraya bu kadar da takılmamak gerektiğini, zaten özür dilediğini, konunun tatsız yerlere gittiğini anlatmaya çalıştım.
Bir grup “ırkçı faşist” saldırdılar.
“Madem sorun yok, o zaman aynı fıkrayı senin anana, karına kızına uyarlayalım” diye.
Terbiyesizlik. Ama siz uyarladınız diye ne anama, ne karıma, ne de kızıma bir şey olmaz.
Üstelik Rahmi Koç bu fıkrayı, bir etnik grubu aşağılamak maksadıyla falan da anlatmamış, çok açık. Sadece yeni siyasal ve kültürel paradigmaya uyum sağlayamamış bir ileri yaşlı adam.
Muhtemelen ona sövenlerin çoğundan fazla Kürt’ün yaşamına katkı sağlamış, iş vermiş, bayilik vermiştir. Pek çok Kürt yurttaşımıza para kazandırmış, hatta zengin etmiştir.
Böyle fıkralar pek çok kültürde vardır. Fransızların bolca “Valon” fıkrası vardır mesela. Hiçbir Valon ya da Belçikalı da ortalığı ayağa kaldırmaz. Ama 21. yüzyılda bunun tatsız olduğu ortaya çıkmaya başlayınca giderek kaybolmuştur bu fıkralar, şakalar.
Uzağa gitmeye gerek yok, bizim memlekette de Kürtlerle ilgili pek yoktur ama Karadenizlilerle ilgili, Lazlarla ilgili binlerce fıkra anlatılır.
Şimdiye kadar ne bir Temel, ne de bir Fadime çıkıp kıyameti koparmamıştır. Bunun bir etnisiteye hakaret olmadığının hemen herkes farkındadır.
Muhtemelen Rahmi Koç’un anlatımını da bir hakaret olarak değil, Doğu’nun doktorluk hizmetinden nasiplenemediği zamanlarda, bölge halkının bu konudan ne kadar uzak kaldığını gösteren bir kıssa olarak da görmek mümkündür.
Ama ne yazık ki, artık Türkiye’de mesele uzlaşmak, anlaşabilmek değil.
Maksat kavga etmek, maksat linç etmek, maksat fay hatlarını genişletmek, toplumu birbirinden uzaklaştırmak.
Eğer Rahmi Koç Türkiye’nin herhangi bir yerinde bir bayilik vereceği zaman “etnik köken” ayrımı yapıyor olsaydı kızmakta haklı olurdu herkes.
Ama 96 yaşındaki bir adamın fıkrasına bu kadar delirmek, olsa olsa delilik alametidir.
Hacıosmanoğlu Aziz Yıldırım’ın karşısına nasıl oturacak!
Dün “Kim şike yoktur diyorsa namussuzdur, şerefsizdir” diyen Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nun Fenerbahçe seçimleri sonrası durumu bazılarının ilgisini çekiyor ve ne olacak diye soruyorlar.
O gün Hacıosmanoğlu’nun hedefindeki kişi Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’dı.
Ve o gün Aziz Yıldırım’a bu lafları eden Hacıosmanoğlu şimdi Aziz Yıldırım ile aynı masada, karşılıklı oturacak.
Bakalım şimdi ne diyecek diye merak edenler var.
Oysa İbrahim Hacıosmanoğlu’nun karakterini bilenler açısından çok da merak edilecek bir şey yok.
Aynı Hacıosmanoğlu, daha önce de Fenerbahçe’nin bir başka başkanı Ali Koç için “Adam olamamış, züppe olmuş” demiş sonra da aynı masaya “tıpış tıpış” oturmuş ve hatta Ali Koç ile de yakın dost olmuştu.
O yüzden yine o sözlerini yer yutar.
Aziz Başkan’ın karşısına da kuzu kuzu oturur.
İçki ve AK Partililik
Karadeniz’in bir ilçesinde AK Partili yöneticiler içkili bir eğlence düzenlemişler.
Bunun görüntüleri ortaya çıkınca paniklemişler.
Bazı gazeteler de bu durum üzerine “AKP’lilerin içkili köçekli eğlencesi” diye eleştirel başlıklar atmış.
Bu AK Partililerin de işi zor.
İçkiyi saklasalar “İçki sakladılar” diyoruz.
Açıkça içseler “Ne AKP’liler içki mi içiyor” diyoruz.
İçmeseler ayrı eleştiriyoruz, içseler ayrı eleştiriyoruz.
Nedense bu AK Partililerin de bu toplumdan çıktığını unutuyoruz.
Bırakınız içsinler kardeşim, ne onlar AK Partili olmayanların içmesine karışsın, ne de diğer taraf onların içmesine.
İnsan gibi, çevresine zarar vermeden içen içsin.
Ayrıca da AK Partililerin içki içmesi de o kadar acayip, rastlanmamış bir şey değil.
Hatta bununla ilgili bir de anım var.
Yıllar önce, AK Parti yeni iktidar olmuş.
Sene 2003. Aylardan Eylül. Eylül’ün 2’si.
TÜSİAD’ın Berlin Temsilciliği törenle açılacak.
Açılışı dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan yapacak.
Biz de Berlin’deyiz. Başbakan Erdoğan, açılış sonrası Teke Tek’e konuk.
Program öncesi birkaç AK Partili milletvekili ile otelin barındayız.
Program öncesi diye ben içmiyorum ama milletvekillerinden bazıları içki içiyor.
Program sonunda kapanışı yaparken ben de “AK Parti’nin alkole yasak getireceği gibi söylentiler vardı ama öyle bir durum yok herhalde. Çünkü sizin milletvekillerinden bazıları ile bara gittik” dedim.
Başbakan Erdoğan güldü, ama hafif müstehzi bir gülüş. Sonra bizi izleyen vekillere döndü ve baktı.
İsmi lazım değil, biri koltuğun arkasına saklandı. Diğer ikisi güldü.
Program bittikten sonra Tayyip Bey, benimle bara gelenlerin kimler olabileceğini teker teker saydı ve hepsini de bildi.
Vekiller bana biraz bozuldular o gün.
Ama hepsi daha sonraki dönemlerde de milletvekili, bakan, parti sözcüsü, büyükelçi oldular. Bazıları hâlâ partinin en önemli noktalarında görev yapıyorlar.
Ne zaman insan oluruz?
Her şeye rağmen ülkemizin cennet olduğunu unutmadığımız zaman.
X’te yazı hakkında yorumlarınızı paylaşın.
Geçmiş yazılar
Videolar







