
Fatih Altaylı
Yazı İçeriği
Masamızda bir köpek
HER SİYASETÇİ KÖFTECİ YUSUF’TA ZAMAN GEÇİRMELİ
LOKANTALARA ZORAKİ HAYVAN YASAĞI MI!
NEW YORK’TA, BİR LOKANTA ÜÇ GAZETECİ VE BİR KÖPEK
Figüranların kiraladığı figüranlar
Masamızda bir köpek
Fatih Altaylı
Temmuz 26, 2026
Yazı İçeriği
Masamızda bir köpek
HER SİYASETÇİ KÖFTECİ YUSUF’TA ZAMAN GEÇİRMELİ
LOKANTALARA ZORAKİ HAYVAN YASAĞI MI!
NEW YORK’TA, BİR LOKANTA ÜÇ GAZETECİ VE BİR KÖPEK
Figüranların kiraladığı figüranlar
Pazar günü canınızı sıkacak, siyasetten iğrendirecek, insanlığa saygınızı azaltacak siyasi haber veya yorumlarla değil de, biraz daha tahammül edilebilir bir konu ile başlayalım diyorum.
10 gün kadar önce eşimle Muğla’dan İstanbul’a otomobil ile dönüyorduk.
Uzun yolda elektrikli otomobil stres kaynağı. Her ne kadar gösterge yüzde 100 dolulukla 700 küsur kilometre menzil gösterse de 120 kilometre hızla, olsa olsa 450-500 km yol alınabildiği için İstanbul yolunda en az bir kere şarj etmek gerek. Allah’tan İzmir-İstanbul otoyolu zannederim dünyada elektrikli otomobiller için en uygun yol. Yol üzerinde bol miktarda akaryakıt İstasyonu ve her akaryakıt istasyonunda mebzul miktarda şarj istasyonu var. Farklı servis sağlayıcıların şarj istasyonları.
İstanbul’dan Muğla’ya giderken uygulamanın gösterdiği şarj istasyonu arızalı çıktığı için de, dönüşte Hande epey bir tedirgin, gösterge yüzde 50’nin altına indiği andan itibaren “Yine bozuk çıkabilir. Sen en iyisi her istasyona bir bak, dolu şarjla yol alalım” diye tutturdu.
Her zamanki gibi de haklı çıktı çünkü şarj istasyonları genelde dolu. Biz de boş bir tane bulma umuduyla deneye deneye gidiyoruz.
HER SİYASETÇİ KÖFTECİ YUSUF’TA ZAMAN GEÇİRMELİ
Sonunda Balıkesir kavşağında bir tane boş bulduk. Otomobili şarja taktık, o arada hem köpeği gezdirir, hem de bir şeyler atıştırırız dedik. Durduğumuz Oksijen’de Köfteci Yusuf vardı. Her ne kadar Köfteci Yusuf’un aşığı olmasam da köfte köftedir diye gözlerim parladı.
Ancak kapıda içeri köpekle girilmediğini öğrendik. Olabilir, insanlar yemek yedikleri kapalı alanda köpek istemeyebilirler, korkabilirler, işletme de böyle bir karar almış olabilir. Ancak restoranın terasında da köpeğe izin yoktu.
Ya akaryakıt istasyonunun marketinden hazır sandviç alacaktık ya da birimiz köpekle dışarıda bekleyecektik, diğerimiz içerde köfte ekmek yaptıracaktı.
Normalde sandviçe meyledecek olan eşim, hatırım için köfte ekmeğe razı oldu ve ben içeri girip siparişi verirken, o dışarıda köpeğimizle beklemeye başladı.
Köfteci Yusuf’un içindeki manzarayı başka bir gün anlatırım. Bence Türkiye’de siyaset yapmayı düşünen herkes bu dükkana girip birkaç saat oturmalı diyeyim şimdilik ama gerçekten çok ilginçti.
Ben köfte ekmekleri yaptırıp çıktım ve oradaki bir bankta atıştırırken birkaç genç yanımıza geldi. Birlikte fotoğraf çektirmek istediler. Sonra yanımızda bir otomobil durdu. Bir beyefendi indi, gençlerden birinin babasıymış, otomobilini gösterdi “Sizin tavsiyeniz üzerine almıştım. Çok memnunum, sağ olun” dedi, niye dışarıda yediğimizi sordu. Köpeği gösterdim “Köfteci Yusuf’ta yasakmış. O yüzden böyle yapmak zorunda kaldık” dedim.
LOKANTALARA ZORAKİ HAYVAN YASAĞI MI!
Güldü. “Yakında her yerde yasak olacak” dedi. Şaşırdım, “Köpek beslemek mi yasaklanacak?” dedim hayretle. Olacak şey değildi ama Türkiye’de olmayacak şey de değildi.
“Yok yok” dedi, “Bir yasa hazırlanmış, lokantalara köpek sokulamayacak artık” dedi.
Şaşırdım.
İstemeyen elbette almaz dükkanına ama kime ne, her restoran müşteri profiline göre kendi kararını verir. Belediye ya da ilgili bakanlık hijyeni denetler, olur biter.
Kim ne karışır diyeceğim ama diyemedim. Her şeye karışılması normal oldu artık.
Güldüm. O da güldü. Fotoğraflar çekildi, gençlerin birkaçı o otomobile, birkaçı arkadaki otomobillere binip gittiler.
Benim de zihnimde bir anı canlandı.
Hadi gelin şimdi onu okuyalım.
NEW YORK’TA, BİR LOKANTA ÜÇ GAZETECİ VE BİR KÖPEK
Epey bir zaman önce, hemen hemen 18-20 sene önce, öyle ki Hasan Cemal bile genç o tarihte. Benim şimdiki yaşımda falan. Hasan Cemal diyorum çünkü işin içinde o da var.
Bir grup gazeteci New York’tayız. Ya Birleşmiş Milletler açılışı var ya da oradan Washington’a geçilecek, bizim Başbakan ABD Başkanı ile görüşecek.
Öğlen saati geldi, Ertuğrul Özkök ile Hasan Cemal otelin lobisinde oturuyor, çıkarken beni gördüler. İkisi de eski genel yayın yönetmenim. Biri Cumhuriyet’te, diğeri Hürriyet’te. İkisiyle de fikren didişiriz ama aramız genelde kötü değildir.
Yemeğe gittiğimi söyleyince, biz de gelelim dediler. Üçümüz beraber bir İtalyan lokantasının yolunu tuttuk. Madison Avenue’da, benim çok sevdiğim ayakkabıcının New York mağazasının yanında bir lokantaya gidiyoruz. (O ayakkabı mağazası ile ilgili de hoş bir anım vardır bir gazeteci ile birlikte. Bir ara hatırlatın onu da yazayım. Anı dediğim rezillik)
Neyse Hasan Cemal, Ertuğrul Özkök ve ben lokantanın dibinde bir masaya oturduk. Onlar sandalyelerde oturuyor, ben de duvara dayalı divanda. Hesabı bana kitlemeyi planladıklarını söyledikleri şaraptan anladım.
Şaraplar açılıyor, pizzalar, makarnalar geliyor. O zaman memleketin ekonomisi de iyi, sorun yok. Dolar şimdiki gibi 47 değil 1,3 TL civarı.
Biz yemek yiyip dedikodu yaparken küçük bir köpek bize doğru geldi ve masanın dibinde bana bakarak durmaya başladı. Gözümün içine bakıyor. Küçük bir Cavalier King Charles. Nasıl da tatlı.
Elimi divana vurarak yanıma davet ettim. Zıplıyor ama bir türlü çıkamıyor divana. Tuttum karnından oturttum yanıma.
Bu kez gözü tabaklarda. Yalanıyor. İnce sesler çıkarıyor. Yalvarıyor anlayacağınız.
Masadan küçük bir tabak aldım. İçine biraz makarna, bir polpette koydum. Küçük bir çatalla yemeği paylaşmaya başladık. Bir çatal ben kendi tabağımdan yiyorum, bir çatal ona kendi tabağından veriyorum. Bayağı bayağı terbiyeli biri gibi yiyor. Versem şarap da içecek edepsiz.
Neyse epey bir yedi. Göbeciği şişti iyice. Sonrada kucağıma kuruldu ve uyumaya başladı.
Az sonra ben de garsondan hesabı istedim. Bekliyorum ama garson ortalıkta yok. “Çok yedik herhalde uzun sürüyor toplaması” diye düşünüyorum. Neyse 5 dakika sonra garson geldi.
“Hesabınız yok. Ödendi” dedi.
Bakındım ortalıkta bir tanıdık bir Türk falan mı var diye. Densizliktir, hiç sevmem. Tanıdık birini görüp hesabını öderler. Hani aile dostunun çocuğu falan olur anlarım da, kazık kadar adamların hesabını ödemek terbiyesizliktir. Garsona kızmak ve bize sormadan bunu nasıl kabul edersiniz demek için “Kim ödedi?” diye sordum.
Kucağımı gösterdi ve köpeğin adını söyledi.
Meğer köpek restoranın sahibi hanımefendininmiş.
Benim köpekle kurduğum dostluktan ve masama davet etmemden çok mutlu olmuş.
Masaya oturan mekan sahibi gibi hesabı ona ödetmiş.
Hayatımızda ilk kez bir köpeğin misafiri olduk. Tabii “Olmaz, olmaz” falan dedik ama oldu.
Şimdi Türkiye’de lokantalara evcil hayvan alınmaması için bir yasa çıkıyormuş.
Ne diyeyim, bilemedim.
Figüranların kiraladığı figüranlar
Yıllardır Türkiye’de hâlâ gazetecilik yapmaya çalışan birkaç gazete içinde Birgün’ün çok önemli bir yeri olduğunu söyleyip duruyorum. Gerçekten kısıtlıdan da kısıtlı imkanlarla, iyi gazetecilik yapmaya çalışıyorlar.
Timur Soykan, İsmail Arı gibi çok iyi gazetecilerin alan bulabildikleri son durak Birgün.
Birgün dün de yine enfes bir habere imza attı.
Genç muhabir Ebru Çelik, dün Türkiye’yi salladı.
Haberi gördünüz muhtemelen ama görmeyenler için kısaca hatırlatayım.
Kayyum CHP’si dün bir toplantı düzenledi ve yüzlerce kişinin partiye katılım töreni yapılacağını, halktan ve başka partilerden Kayyum CHP’sine geçecek olanlara Kayyum Kılıçdaroğlu’nun rozet takacağını açıkladı.
Gerçekten de birkaç yüz kişilik katılım oldu. İstanbul kayyumu G. Tekin başta Barış Yarkadaş olmak üzere herkesi fırçaladı, hakaretler yağdırdı.
Kayyum Genel Başkan Kılıçdaroğlu utanç verici bir konuşma yaptı, yer çekiminden söz ederken “Galiba Newton’du” diyerek ya cehaletini sergiledi ya da zevzekçe bir espri yaptı.
Ancak asıl bomba daha sonra patladı.
Ebru Çelik, partiye katılım törenine katılanların cast ajanslarından kiralanmış figüranlar olduğunu yazdı. Çünkü kendisi de onlardan biriydi. Bir ajansın bu tören için günlüğü 950 TL’ye her yaştan ve cinsten figüranlar aradığını duymuş ve ajansa kaydolmuştu. O da kimi Türk, kimi Suriyeli, kimi İranlı yüzlerce kişinin arasına katılmış 950 TL’yi alarak törende Kılıçdaroğlu’nu destekleyen kitlenin içine girmişti. Tören öncesi slogan antrenmanlarına da katılmış ve tüm bunları görüntülemişti.
“Arınma” diyen “sahtekarların” maskesini düşürmüştü. Kendileri figüran olanlar, töreni de figüranlarla yapıyordu.
Kılıçdaroğlu’nun bundan haberi var mıydı!
Bence yoktu. Çünkü Kılıçdaroğlu’nun hiçbir şeyden haberi yok. Uzaylı. Bunu da saklamıyor. Kukla gibi.
Peki kim bu rezilliği organize etti?
Bilmiyoruz.
Ancak en büyük tepkiyi gösteren Gürsel Tekin. Her şey belgeli, görüntülü olmasına rağmen inkar eden, hem de en yüksek sesle inkar eden Tekin oldu.
Bu da bize bir şeyi işaret ediyor elbette.
Tabii şimdi olan cast ajansına oldu.
Parayı peşin aldıysa aldı.
Yok eğer daha almadıysa bundan sonra zor alır.
CHP’de o faturayı ödeyecek adam bulmakta zorlanırlar.
Gerçi kim zorlanmıyor ki!
Daha da CHP yazmam
Sevgili okurlar, bundan böyle CHP ile ilgili çok önemli bir gelişme olmadıkça bu parti ve kayyumları ile ilgili bir şey yazmayı düşünmüyorum.
Nasıl ki, diğer küçük ölçekli partiler hakkında her gün bir şey yazmıyorsak, oyu İYİ Parti’nin hatta belki Zafer Partisi’nin bile altına düşmüş, hiçbir siyasi ağırlığı olmayan bir partiyi sürekli gündeme getirmek istemiyorum.
BBP’yi ne kadar yazıyorsak, CHP’yi de o kadar yazarız bundan sonra.
Ne zaman insan oluruz?
Haluk Levent’in mi yoksa Kılıçdaroğlu’nun mu daha fazla insanı kandırdığını ve ülkeye daha çok zarar verdiğini hesaplayabildiğimiz zaman.
X’te yazı hakkında yorumlarınızı paylaşın.
Geçmiş yazılar
Videolar







