
Fatih Altaylı
Yazı İçeriği
Melih bey, utanmıyor musunuz!
İtiraf mı ispiyon mu!
Suç örgütlerine eski bakandan tahsisli kiralık araç
Fatih Karahan kovuldu mu!
The Economist niye saldırdı
Melih bey, utanmıyor musunuz!
Fatih Altaylı
Ağustos 22, 2026
Yazı İçeriği
Melih bey, utanmıyor musunuz!
İtiraf mı ispiyon mu!
Suç örgütlerine eski bakandan tahsisli kiralık araç
Fatih Karahan kovuldu mu!
The Economist niye saldırdı
Ah Melih Gökçek ahhhh.
80 yaşına merdiven dayadınız, bir yılı aşkın bir süredir hapishanede tutulan birinin eşine dil uzatırken bir nebze olsun utanmadınız mı! Bir katre olsun vicdanınız sızlamadı mı!
Ya siz Nevin Gökçek, en azından siz kocanıza “Terbiyesizlik yapma, çok ayıp. Yakışıyor mu bu yaptığın?” demediniz mi! Ya da belki de siz kendisine haddini bildirdiğiniz için paylaşımını sildi. Eğer öyle ise ağzınıza sağlık.
Ankara’nın eski belediye başkanının yaptığı “terbiyesizce hareketten” herhalde haberiniz var. İBB’nin tutuklu başkanı Ekrem İmamoğlu’nun eşi Dilek İmamoğlu’nun denize girerken bir fotoğrafını yayınlayıp, “Bilin bakalım, Bodrum’da keyif yapan bu hanımefendi kim?” diye sordu.
O kadar çok tepki aldı, o kadar çok küfür, hakaret yedi ki paylaşımını silmek zorunda kaldı.
Ben de bu beye, bir tutuklunun bu konulardaki fikrini ve hissiyatını anlatayım.
Anlamaz ama denemekte beis yok.
Tutuklu olduğum süreçte yazdığım günlük mektupları dinleyenler belki hatırlayacaktır, benim aile görüş günüm cuma günleriydi ve benim için cezaevindeki en zor gün o gündü.
Cuma günü eşim, eğer okulda değil de Türkiye’de ise kızım, annem, yine Türkiye’de ise kardeşim ve üç yakın arkadaşım haftada bir gün, cuma günleri sabah 9’da ziyaretime gelebiliyorlardı.
Benim en çok üzüldüğüm gündü. Elbette hayatta en sevdiğim insanları bir saat bile olsa görmek çok güzeldi ama onlara verdiğim rahatsızlıktan ötürü vicdan azabı duyuyordum. Bütün bir haftalık programlarını bana göre ayarlamak, cuma gününün o bir saati için, seyahatlerinden tatillerinden, başka işlerinden feragat etmeleri gerekiyordu. Onlara yük olduğum için çok üzülüyordum.
Hele eşimin yaz boyunca uzunca bir tatile gidemeden, kendini her cuma bana gelmek zorunda hissetmesi beni çok ama çok üzüyordu.
Hepsine yalvardım, “Lütfen gelmeyin. Gidin tatilinizi yapın, keyfinize bakın. Ben içerideyim diye siz de kendinizi mahkum hissetmeyin” diye.
Kısaca şunu söyleyeyim.
Dışarıdaki sevdikleriniz ne kadar keyifli ve mutlu ise, siz içeride o kadar mutlu ve keyifli oluyorsunuz. Onlar geziyorsa, siz kendiniz gezmiş gibi seviniyorsunuz, onlar tatile giderse siz tatile gitmiş kadar neşeli oluyorsunuz.
Melih Gökçek pek anlamaz ama insani durum aynen böyle tezahür ediyor.
Sevdiğiniz insanların dışarıdaki ruh hali, sizin içerideki ruh haliniz oluyor.
Bu yüzden de bana sorarsanız eşinin denize girmesi Ekrem İmamoğlu’nu mutlu etmiştir.
Bir gün Türkiye’ye gerçek adalet gelip içeri atıldığı gün, Melih Gökçek de ne demek istediğimi anlayacaktır.
O gün, onun için de benzer bir şey söylenirse eğer, onun eşini savunan da yine biz oluruz, kimse merak etmesin!
İtiraf mı ispiyon mu!
Dün akşam saatlerinde iktidardan ve yargı çevrelerinden iyi haber alan bir arkadaşım aradı.
“Sen haklıymışsın, daha doğrusu sana bilgi veren kaynaklar haklıymış” dedi.
Böyle durumlara gülerim. Hazırlıksız biçimde, hangi konudan bahsedildiğini anlamadan, girizgahsız bir anlatmaya başlanır ya, sanki karşınızdakinin kafasından geçenleri biliyormuşsunuz gibi.
“Hangi konuda haklıymışım, kaynaklarım hangi konuda haklıymış anlamadım” dedim.
“İtirafçılık meselesi yaa” dedi.
O zaman anladım.
Rasim Ozan Kütahyalı’nın itirafçı olduğunu ve pek yakında tahliye edileceğini yazmıştım ya, ondan bahsediyormuş.
“Verdiği ifadeyi gördüm. Avukatı itirafçılıktan ne anlıyor bilemem ama ifade bana göre tam bir itirafçı ifadesi. Üç kişinin adını vermiş. Bunlardan ikisi zaten tutuklu. Diğerinin de adı konuşuldu ama tutuklanmadı. Avukatı sana müvekkilim itirafçı değil dedi ama bu ifade itirafçılık değilse ne itirafçılık olur acaba?” dedi.
Güldüm.
“İtirafçılık değil, ispiyonculuk olabilir.” dedim.
Bence o ifade yakında ortaya dökülür, gizli kalmaz.
Suç örgütlerine eski bakandan tahsisli kiralık araç
Önceki gün yazdım, “milletvekili hakkının edepsizce devri” diye.
Milletvekillerinin TBMM’ye kayıtlı otomobillerini, başkalarına kullandırmalarının ahlaki ve hukuki sorunu üzerine.
Bari bıraksaydınız da yazının mürekkebi kurusaydı.
Bu kez de eski bir İçişleri Bakanı’na tahsisli otomobil aranan bir şahsı kaçırmaya çalışırken “enselendi”.
Tahsisli denilen şu aslında. Otomobil devlete ait değil, milletvekilinin şahsına ait. Milletvekili TBMM Başkanlığına diyor ki, “Ben şu plakalı aracı kullanacağım.”
Meclis Başkanlığı da o araca plakası yazılı bir kart verip aracı da milletvekili dokunulmazlık şemsiyesi altına alıyor. Araç geçiş üstünlüğü ve dokunulmazlık zırhı kazanıyor.
Bu kez eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in adına TBMM’ye kayıtlı araç ile Süleymancılar cemaatinin aranan liderinin yurt dışına kaçırılmak üzere bir sahil kentine götürüldüğü ortaya çıktı.
Rezalete bakar mısınız!
Eski bakan iken bunu yapan adam, bakanlığı döneminde neler yapmamıştır diye düşünüyor insan!
TBMM Anayasa Komisyonu Başkanı’nın uyuşturucu kaçakçısı katili serbest bıraktırmak için yargıya baskı yaptığını ortaya çıkarmıştım. Böyle bir şeyi bir milletvekilinin nasıl yaptığını aklım almamıştı, hâlâ da almıyor.
Ama bakıyorum da, Burhan Kuzu yalnız değilmiş. Kimbilir daha ne rezaletler oluyor da, bir skandal patlayınca öğreniyoruz.
İdris Naim Şahin bir de kendini savunmuş, “O otomobili kiralama şirketi başkasına da kiraya vermiş.” demiş.
Vay vay vay.
TBMM ve eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin adına tahsisli görünen araç meğer her isteyene kiralanıyormuş.
Varsa yasa dışı bir işiniz, alın size eski İçişleri Bakanı adına kayıtlı araç.
Her türlü küfür dilimin ucuna kadar geliyor ama yazamıyorum.
Ama siz okurken serbestsiniz.
Benim yerime de edebilirsiniz!
Fatih Karahan kovuldu mu!
Başlığa bakıp sakın gerçek zannetmeyin.
Fatih Karahan kovulmadı, inşallah kovulmaz da!
Haber gerçek değil ama anlatacağım rezillik gerçek.
Fatih Karahan Merkez Bankası’nın başkanı. Döneme ve şartlara göre bence gayet de başarılı bir başkan. Selefiyle karşılaştırılmayacak kadar doğru bir seçim.
Haliyle, tavrıyla ve müktesebatıyla kimsenin laf etmediği bir bürokrat.
Geçen gün, Türkiye’nin en çok satan gazetelerinin internet sitesini bakıyorum.
Köşede bir haber, “Fatih Karahan kovuldu” Aynı haber bir başka internet sitesinde, sonra bir diğerinde. Hepsi saygın, bilinen internet haber siteleri.
Aslında onların böyle bir haber verdiği yok.
Google Ads yani yayıncıların gelir elde etmek için Google’a bıraktığı alanlarda Google tarafından yerleştirilmiş reklamlar bunlar.
Google bu reklamların içeriğine falan bakmıyor, otomatik yayınlıyor.
Ve bu alanlar giderek dolandırıcılık merkezi haline geliyor.
Neler yayınlanmıyor ki bu ilanlarda.
Cumhurbaşkanı’nın, Bilal Erdoğan’ın, Selçuk Bayraktar’ın, bazen de benim ismimin kullanıldığı türlü dolandırıcılık girişimleri.
Şimdi de belli ki, Fatih Karahan’ın adını kullanıyorlar dolandırıcılık için.
Kimse de bunlarla doğru düzgün mücadele edemiyor.
Ben kendi adımı taşıyan bu siteyi bu rezilliklerden korumak için, Google’a alan vermeme yoluna gittim.
Her ay birkaç yüz bin lira para kaybediyoruz ama en azından dolandırıcılara alan açmamış oluyoruz.
Çünkü bunlarla mücadele etmenin başka yolu yok.
Koca koca internet sitelerini kirletiyorlar. Kimse de baş edemiyor.
The Economist niye saldırdı
The Economist dergisi Daron Acemoğlu’na yönelik hayasızca bir saldırı yaptı.
Öznesiz bir biçimde Acemoğlu’nu ve tezlerini küçümseyen analizler yaptırdı, beşinci sınıf ekonomist ve gazetecilere Acemoğlu’nu eleştirtti.
Aslında eleştiri de değil, hakaret ve küçümseme dolu bir “analiz”’di.
Kötü maksatla yapıldığı o kadar açıktı ki, aslında bu işten zararlı çıkan The Economist dergisi oldu.
Daron da, dergiye çok zarif ama bir o kadar da sert bir yanıt verdi.
Aslında vermeli miydi emin değilim.
Çünkü The Economist uzunca bir süredir saygın olmaktan çok uzak bir dergi.
İstihbarat örgütlerinin ve birtakım uluslararası sermaye gruplarının oyuncağı haline geldiği o kadar aşikar ki, kimse bu dergiyi gerçek bir haber kaynağı olarak görmüyor. Tam aksine, bu saydığım çevrelerin ne düşündüğünü anlamak için dergiye göz atıyor.
The Economist Daron’un tezlerine saldırdı. Tez çok basitleştirilmiş şekliyle şöyle özetlenebilir.
“Demokrasi olmadan gerçek kalkınma, büyüme olmaz. Demokrasinin olması içinse güçlü kurumlar olmak zorundadır. Kurumları koruyamazsanız demokrasiyi koruyamazsınız. Demokrasiyi koruyamazsanız ekonomik gelişmeyi sağlayamazsınız. Sağlamış gibi görünseniz bile bu sonunda hukuk ve adalet ile desteklenmeyeceği için kalıcı olmaz. Büyümenin getirileri adil paylaşılmaz ise büyüme kalıcı olmaz ve uzun süreli devam ettirilemez.”
Elbette bu kadar basit değil ama özü bence bu.
Daron Acemoğlu’nun bu önermesi elbette layüsel değil. Ben kendi adıma Acemoğlu yaklaşımını biraz naif bulurum ancak yaklaşımına şerh düşecek kadar yetkin de değilim.
Ancak şunu da görüyorum.
The Economist’in Daron Acemoğlu’na saldırısının arkasında aslında “yeni dünya düzeni” oluşturma çabası var.
Daron “demokrasi” diyor.
Yeni düzen ise dünyayı 1930’lara döndürmeye yönelik bir çaba içerisinde.
Mussolini, Franco, Hitler ve hatta Stalin benzerlerinin egemen olduğu bir siyasi düzen arayışı var.
Diktatörlükler döneminde ortaya çıkan hızlı büyüme ve teknolojik atılımın, 2. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan refah toplumunun temelini attığına inanan bir grup, şu anda ortaya çıkan global sorunları aşacak büyüme ve atılımı ancak demokrasi dışı bir düzende sağlayabileceklerine inanıyorlar.
Trump onların eseri. Avrupa’da yükselen adı henüz konmamış “neo faşisizm-neo Nazizm” de bu beklentinin sonucu ve gazlaması.
Daron Acemoğlu ise Nobel kazanmış saygın bir isim olarak, bu düzeni özleyen ve hazırlayanların anti tezi.
The Economist’in Acemoğlu’na saldırısının nedeni işte bu.
Daron Acemoğlu’nun değil ama hepimizin ciddiye alması gereken bir saldırı.
Ne zaman insan oluruz?
Mutlu toplumların özgür toplumlar olduğunu idrak ettiğimiz zaman
X’te yazı hakkında yorumlarınızı paylaşın.
Geçmiş yazılar
Videolar







