
Fatih Altaylı
Yazı İçeriği
Gazeteci ile kavga edilir mi!
Af olur ama bu olmaz
Saat
Amca yeğen
NE ZAMAN İNSAN OLURUZ?
Gazeteci ile kavga edilir mi!
Fatih Altaylı
Nisan 6, 2026
Yazı İçeriği
Gazeteci ile kavga edilir mi!
Af olur ama bu olmaz
Saat
Amca yeğen
NE ZAMAN İNSAN OLURUZ?
Bu yazacaklarımı, hafta sonunda karşılaştığım CHP’li milletvekili ve yöneticilere de söylediğim için, yazmakta bir beis görmüyorum.
Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi, bir süreden beri muhalif bir çizgide olduğu düşünülen Sözcü TV ile gerilim yaşıyor.
Televizyon yönetimi hakkında sert açıklamalar yapıyor.
Aslına bakarsanız tartışma yeni değil.
CHP, Sözcü TV’ye son yönetim değişikliğinden bu yana “şüphe” ile bakmaya başlamıştı.
Dedikodular Kasım ayında başlamıştı.
Aralık 2025 ile birlikte Sözcü TV’de değişimler başladı.
İlk etapta bazıları ekran önünde, bazıları ekran arkasında olan 15 gazetecinin kanal ile yolları ayrıldı.
Ayrılanlar arasında kanalın yayın yönetmeni Özgür Çakmakçı da vardı.
İddialar kanalın, hatta Sözcü grubunun artık gazeteci Yılmaz Özdil’in kontrolünde olacağı ve Özdil’in adı konmamış medya grup başkanı olarak tam yetki ile hareket edeceği yolundaydı.
Ancak gelişmeler pek öyle göstermedi.
Gazete kendi yolunda ilerlerken, televizyonda yayın tarzı, ekran yüzleri değişmeye başladı.
Kanalın ekran yüzleri ve İpek Özbey ile program yapmaya başlayan Özdil, Sözcü TV’nin bağımsız bir çizgide yürüyeceğini, CHP’den kaynak alan kanallar gibi olmayacağını anlattılar sık sık.
Ancak yine de Özgür Özel’in mitinglerini yayınlamaya, muhalif tonda kalmaya devam ettiler.
Bu arada Ertuğrul Özkök kanalda program yapmaya başladı ama kısa süre sonra bu program yayından kalktı.
Yeni dönemde başlayan bazı başka programlar da pek uzun ömürlü olmadılar.
Yılmaz Özdil ise kendi programında CHP yönetimini, CHP’nin muhalefet anlayışını sıklıkla ve giderek sertleşen tonda eleştirmeye başladı.
Geçmiş yıllarda da CHP’yi ve liderini eleştiren Özdil’in bu tavrında şaşılacak bir şey yoktu.
Onun tarzı buydu.
Fakat önce izleyicilerden, sonra da CHP yönetiminden Sözcü TV’ye yönelik giderek sertleşen tepkiler gelmeye başladı.
Yılmaz Özdil hedefe konuldu.
Okur ya da izleyici tepkisini anlarım ve saygı duyarım.
Fikri beklentisi karşılanmayan, yazarın tavrında değişiklik olduğunu düşünerek yazarla ya da programcıyla yollarını ayıran okur ve izleyiciye tek kelime edemeyiz. Bir anlamda “Müşteri daima haklıdır”. Sunulan ürünü beğenmeyen müşteriye niye beğenmiyorsun diyemeyiz. Ürününü yenileyen, yeni ürünün yeni bir müşteri kitlesini çekeceğini umar, çekemezse zaten batar.
Ancak CHP’nin tavrını anlamak çok da mümkün değil.
Türkiye’de her şey halloldu da sorun Sözcü TV mi!
İktidara giden yolda her şey tamam da, Sözcü TV mi yolu kesiyor!
Bir televizyon kanalı ya da bir gazeteci kendini muhalif olarak konumluyorsa ille de muhalefetin her dediğini, her yaptığını onaylamak zorunda mı!
Ya da muhalefette diye ille ana muhalefet çizgisinde mi olmalı!
İYİ Parti, Zafer Partisi ideolojisinde olamaz mı!
CHP çizgisinde kalmaya devam etse bile eleştiremez mi!
Basın özgürlüğü, fikir özgürlüğü, ifade özgürlüğü konusunda AK Parti’den haklı olarak şikayet eden CHP, yayın çizgisini beğenmediği bir muhalif kanalı bu şekilde eleştirerek iktidarın düştüğü hataya düşmüyor mu!
Muhalefet özgür bir basın mı istiyor, yoksa Abdülkadir Selvi gibi, Ahmet Hakan Coşkun gibi “söylenmeden gereğini yapacak” kendi Ahmetlerini, kendi Abdülkadirlerini mi istiyor.
“Çatlak ses” olarak görüyorsunuz muhtemelen.
Olabilir, olsun, hatta olmalı.
Güçlü ve tahammülsüz iktidar bloğunda bile az da olsa çatlak sesler yok mu!
Abdurrahman Dilipak da içinde yaşadığı iktidarı eleştirmiyor mu!
Ya da daha dün o mahallenin önemli isimlerinden Ali Rıza Demircan Erdoğan’a sert bir yazı ile Muaviye hatırlatması yapmıyor mu!
Bence CHP yönetimi bir gazeteci ile kavga ediyor görüntüsü vererek doğru bir şey yapmıyor.
Bırakın su yolunu bulur. Siz de AK Parti gibi kendi medyanızı şekillendirmeye çalışmayın.
Bu satırları yazmak zorunda bıraktığınız kişinin de yıllardır Yılmaz Özdil ile en sert tartışmaları yaşayan adam olduğunu da unutmayın.
Af olur ama bu olmaz
Bir isyan, bir ihtilal hareketinin iki olası sonucu vardır.
Ya başarıya ulaşır.
Ya başarısız olur.
Başarısız olursa isyancılar tutuklanır, mahkum edilir, hatta bazen asılır.
Başarılı olurlarsa heykelleri dikilir, doğdukları, yaşadıkları yerler bile neredeyse kutsallaşır, kitapları onların istediği şekilde yazılır.
Kuraldır, hiç değişmez.
Geçmişte PKK’nin kurucusu ve elebaşı Abdullah Öcalan için de bunları yazmıştım.
Başarısız olunca idama mahkum oldu, başarılı olsaydı Diyarbakır’ın en büyük meydanı başta olmak üzere Kürtlerin egemen olduğu her yere heykeli dikilirdi diye.
1999 yılında durum buydu.
2024 yılı Ekim ayına kadar da durum böyle devam etti.
Ancak şimdi giderek farklılaşan bir ortam söz konusu.
Bu yıl ilginç bir gelişme oldu.
PKK’nin elebaşının doğum günü kutlanmaya başladı. Eskiden de bu olurdu ama en azından güvenlik güçleri bir tepki gösterirdi.
Görüyoruz ki, bir adım daha ileri gidiliyor.
Öcalan’ın doğduğu ev neredeyse kutsal bir mekan haline getiriliyor.
Giderek sanki PKK Türkiye’ye karşı yürüttüğü düşük yoğunluklu savaşı kazanan taraf ve Öcalan da muzaffer lidermiş gibi bir hava oluşturuluyor.
Oysa Öcalan ve örgüt kendi yayınlarında bile sıklıkla bu savaşı kaybettiklerini anlattılar, yazdılar.
Şimdi ise bambaşka bir hava var.
Sakın yanlış anlamayın.
Ben Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kendine karşı suç işleyen isyancıları, isyan sona erdikten sonra affetmesini anlarım ve hak veririm.
Gerekiyorsa isyanın elebaşına bile özgürlüğünün verilmesini de kabullenirim.
Devletlerin intikam hissi olmaz, geleceğin refahı için bağışlayıcı olabilir, hatta olmalıdır da!
Ama 40 yıl aşkın süredir devam ettirdiği bir çatışmayı kaybetmiş bir örgütün sanki buradan zaferle çıkmış gibi bir hava içinde olmasını gerçekten anlayamam.
Zannederim bu ülke vatandaşlarının Türk Kürt ayrımı olmaksızın çoğu vatandaşı da anlayamaz.
Ve sorar “PKK bu savaşı kazandı da bize mi haber vermediniz?”
Bu tavır toplumsal tepki üretir, bu yapılanlar barış arayışına zarar verir.
Saat
Suriye lideri ve muhtemelen Suriye’nin yeni diktatörü El Şara’nın saati geçen haftanın gündemiydi.
Dünün aç teröristi, bugün kolunda Patek Philippe’in 5236 P saati ile dolaşıyor ve hafta içinde tüm gazeteler bu fotoğrafları yayınladı.
P harfi saatin platinden olduğunu gösteriyor.
Piyasa ederi yaklaşık 7 milyon TL.
Ancak mümtaz Türk basını bir şeyi unutmuş.
Bu 7 milyonluk Patek Philippe, El Şara’nın ilk ve tek Patek Philippe saati değil.
Suriye’nin terörist kökenli lideri geçen sene de başka bir Patek Philippe saat ile, markanın 5936G modeli ile bir toplantıya katılmıştı.
Markanın ünlü World Timer’larından biri olan o saatin değeri de yaklaşık 81 bin dolar yani 3,5 milyon TL idi.
Enkaz haline dönmüş ülkenin, yeniden imar edilmeye muhtaç kentleri dışarıdan gelecek yardımlara muhtaçken ve biz Türkiye olarak buranın aç ve açık insanlarına ev yaparak yardım elimizi uzatırken, ülkenin lideri kolunda her biri milyonlar değerinde saatlerle arzı endam eyliyor.
Elbette ülke o saatlerin parasıyla abad olmaz ama işin bir de ahlaki ve simgesel yönü var.
Fakat belli ki adamın umurunda değil.
Ve bu adam düne kadar “din için” savaşıyordu değil mi!
Yerseniz!
Amca yeğen
Amerika Birleşik Devletleri, İran’ın efsaneleşmiş generali ve Kudüs Tugayları’nın komutanı Kasım Süleymani’nin ABD’de yaşayan iki yeğeninin Green kartlarını askıya ve kendilerini de gözaltına aldı.
Büyük ihtimalle de sınır dışı edecekler.
İlginç olan şu.
Her iki kızın da sosyal medya paylaşımlarına bakınca İran Devrim Muhafızları’nın önemli isminin ailesinden birini değil de, Acun Ilıcalı’nın eski eşinin parti arkadaşlarından birilerini görüyormuş gibi oluyorsunuz.
Tanga bikiniler, dantel bustiyerler ile fotoğraflar. Tam bir party girls durumu.
Amca, İran’da saçının telini gösteren aynı yaştaki gençlere zulmederken, yeğenler ABD’de.
Elbette Sippenrecht hukukunu savunacak değiliz.
Ama bu kadar fark da insana garip geliyor.
NE ZAMAN İNSAN OLURUZ?
Bilmeden konuşmadığımız zaman.
X’te yazı hakkında yorumlarınızı paylaşın.
Geçmiş yazılar
Videolar







