
Fatih Altaylı
Yazı İçeriği
Fikir açıklamama özgürlüğü yok mu!
Aynı kanaatteyim
Üst düzey iktidar mensubu
Scorpios ve Bodrum
Beş santim
“5 cm sınırı”
Fikir açıklamama özgürlüğü yok mu!
Fatih Altaylı
Temmuz 5, 2026
Yazı İçeriği
Fikir açıklamama özgürlüğü yok mu!
Aynı kanaatteyim
Üst düzey iktidar mensubu
Scorpios ve Bodrum
Beş santim
“5 cm sınırı”
Türkiye’de hiç kimsenin, hiçbir şeyi gerçekten savunduğu yok.
Herkes her şeyi kendi için savunuyor. Herkes her şeyi kendi için istiyor.
Bunların başında da fikir hürriyeti veya ifade özgürlüğü geliyor.
Benim fikrime yakınsa özgür olmalı, benim fikrime yakın değilse fazla özgür olmasına gerek yok.
Anlayış tam bu.
Deniz Göktaş’ın gözaltına alınmasından bu yana, bazı komedyen, stand-up’çı, sanatçı ve oyunculara yapılan da bunun başka bir türü.
“Konuşsanıza, destek versenize, niye susuyorsunuz, hadi konuşun, gösterine gelip verdiğim para haram olsun, akil adamlığa koştun ama şimdi susuyorsun” eleştirileri havada uçuşuyor.
Kendi tavırları tartışmalı, önüne milyon dolarlar koyulmadan muhalif kanallarda yorum yapmayı aklına bile getirmeyip, çiftliğine çekilen tutarsızlık ve kibir abidesi bir sözde “televizyon yıldızı” sanatçı ve komedyenlerin fotoğraflarını yan yana koyarak “Hadi konuşsanıza” diye milletin önüne atıyor.
Hangi hakla… İşi bu olduğu halde, kendisi hangi kritik konuda hakiki bir tavır almış da, işi bu olmayanları millete hedef haline getiriyor.
Sadece o değil, binlerce kimliksiz hesap da hemen harekete geçip memleketin tüm yükünü birkaç komedyene yüklüyor. Sonra bu dalga dalga yayılıyor.
Peki o zaman size şunu sorayım.
Bir insanı fikrini söylediği için mahkum etmekle, fikrini söylemediği için mahkum etmek arasında bir fark var mı!
Fikrini açıklamak kadar, fikrini açıklamamak ya da fikir sahibi olmamak da bir düşünce özgürlüğü meselesi değil mi!
Deniz Göktaş’a iktidarın yaptığı ile, bu konuda fikir beyan etmeyenlere kendini muhalif diye pazarlayanların yaptığı arasında bir fark var mı!
Biri elinde güç olduğu için hapse atıyor, diğeri elinde güç olmadığı için hapse atamıyor belki ama hapisten daha kötü bir itibarsızlaştırmanın içine atıyor. Biri fikrini açıkladığı için, diğeri fikrini açıklamadığı için.
Evet, düşüncelerini açıklamaları iyi olur ama açıklamaya zorlamak kimin hakkı, hangimizin hakkı.
Belki korkudan, belki aynı fikirde olmadıkları için, belki canları istemediği için konuşmuyorlar.
Sessizliklerinden ötürü kafamızda kendilerine bir not veririz ve bundan sonra onlara o gözle bakarız.
Haddimiz de, yapabileceğimiz de bu kadardır.
Unutmayın, fikri zorla susturmak ya da zorla açıklatmak arasında düşünce özgürlüğü bakımından hiçbir fark yoktur.
Kızacaksanız, insanları fikirlerini açıklamaktan ürken, korkar hale getirenlere kızın.
Semeri dövmeyin.
Aynı kanaatteyim
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral ile aynı değilse bile yakın bir fikirde olabileceğim hiç ama hiç aklıma gelmezdi.
Saral, Deniz Göktaş’la ilgili olarak “Kıytırık bir sözde komedyenin günlerce bu ülkenin gündemini işgal etmesi, Türkiye adına zuldür. Bu milletin konuşacağı mesele; üç beş provokatif söz değil, Türkiye’nin yükselen vizyonu, bölgesel liderliği ve uluslararası arenadaki güçlü konumudur.”
Bu cümleyi ben şöyle kuruyorum, “Bir komedyenin sahnede yaptığı bir gösterinin bu ülkenin gündemini işgal etmesi Türkiye adına züldür. Ülkenin geleceği adına konuşmamız gereken mesele bu değildir.”
Biz Deniz Göktaş’ın gözaltına alınmasını, tutuklanmasını, Kayyum’un zorla kendisi ile görüşmesini konuşurken “hamisi” olduğumuzu söyledikleri Suriye, karasularındaki hidrokarbon rezervleri için Amerikan, Fransız ve Katar şirketleriyle anlaşma imzaladı, Suriyeliler için yıllar boyu tahminen 100 milyar dolardan fazla para harcayıp, iç barışını tehlikeye atan Türkiye’ye zırnık koklatılmadığını konuşamadık.
Kimi haklı, çoğu haksız ithamlarla dolu AB raporunu konuşamadık.
Silivri’deki duruşmaların en önemli iki savunmasını ve mahkeme salonunda olanları konuşamadık.
Oda TV’nin gündeme getirdiği, ancak ben ve Sözcü gazetesi sorunca Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından yalanlanan Aselsan’ın Amerikan fonlarına satışı işini konuşamadık.
Bırakın bu yüksek mevzuları, Haziran ayı enflasyonunun düşük çıkmasını ve bu nedenle memur zamlarının da düşük kalmasını bile konuşamadık.
Tabii iktidara yakın medya Oktay Saral’ın söylediği konuları da konuşabilir, hiçbir mahzuru yok ama onlar da konuşulamadı.
Daha pek çok önemli konu bu hengamede konuşulamadan gündemden düşüp gitti.
Oysa Deniz Göktaş ile ilgili troller hemen harekete geçmese, böyle bir soruşturma açılmasa, bir komedyen şovuna yüklediği veya yüklemediği anlamlardan dolayı cezaevine yollanmasa Türkiye çok daha önemli konularını konuşabilirdi.
Ne bileyim, belki de istenen buydu.
Üst düzey iktidar mensubu
Deniz Göktaş’ın Adliye’deki savcılık sorgusu ve mahkeme süreci sırasında olan bitenler bir şeyi gösterdi.
Kemal Kılıçdaroğlu CHP genel başkanlık koltuğuna oturtulmuş da olsa aslında üst düzey bir AK Partili’dir.
Çok net, çok açık!
Daha önce o Adliye’de veya başka adliyelerde pek çok “muhalif” savcılığa çıkarıldı, mahkeme önüne getirildi.
Herhangi bir muhalefet partisinin, herhangi bir ismi, bir genel başkanı ya da yöneticisi gözaltındaki, mahkemeye çıkarılmayı bekleyen bir muhalif ile görüşmedi, görüştürülmedi.
Bırakın muhalif siyasetçiyi, eşini çocuğunu bile göremedi, avukatını görmekte bile zorlandı.
Kemal Kılıçdaroğlu da CHP’nin atanmış değil, seçilmiş genel başkanı olsaydı Deniz Göktaş’la asla ve asla görüşemezdi. Bırakın görüşmeyi, Deniz Göktaş’ın olduğu kata bile çıkarılmazdı.
Orada olabilmek ve istemediği halde orada, zorla Deniz Göktaş’la görüşebilmek için iktidarın üst düzey bir mensubu olmak gerektiği açık.
Kemal Kılıçdaroğlu da artık bu sıfata haiz: “İktidarın üst düzey bir mensubu”
Scorpios ve Bodrum
Okullar kapandı ve Bodrum doldu.
Dedikodusunu sonra yaparız.
Bugün Bodrum’da en çok konuşulan konu, Scorpios adlı kulübün kapanması ve bunu zehir zemberek bir açıklama ile duyurması.
Konuyu medyada ilk ele alan Cüneyt Özdemir oldu ve Scorpios’un dükkanı kapatıp Türkiye’den gitmesini Bodrum Belediyesi’ne bağladı, Bodrum Belediyesi’nin Scorpios’a yüksek sesli müzik çaldığı için ceza kesmesine bağladı.
Önce isterseniz Scorpios’un ne olduğunu anlatalım, herkes bilmek zorunda değil.
Scorpios, Turizm Bakanı Ersoy’un Bodrum’da alıp büyüttüğü ve çok lüks bir otel haline getirerek Maxx Royal zincirine dahil ettiği otelin içinde, daha doğrusu önünde yer alan bir beach club ve gece kulübü.
Koca bir yarımadaya yayılan ve 60 milyon euro harcama ile yapılan süper lüks bir yer. Aslı Mykonos adasında olan ve jet set arasında çok popüler olan mekan, iki yıldır Bodrum’da da hizmet veriyordu ve dolup taşıyordu.
Gerek müşteri profili, gerekse tarzı nedeniyle çok da beni çekmeyen bir yer olduğu için hiç gitmedim. Ama giden herkes “çok iyi” diyordu, çok da yabancı turist çekiyordu.
Aniden “işletme sahibi ile olan anlaşmazlık” diyerek tam de sezon başında gittiler. Ancak bu gidişin belediyenin kestiği gürültü cezası ile ilgisi olmadığını zaten cezayı kesenin de sadece belediye değil, Çevre Bakanlığı olduğunu da biliyoruz.
Mesele aslında şu. Maxx Royal Otel’in sahibi Bakan Ersoy, Scorpios’u otelin önüne getirdiğine pişman olmuş. Scorpios’un yarattığı kalabalık, trafik yoğunluğu ve gürültü ultra lüks hizmet vermeye çalışan otelin müşterileri arasında rahatsızlık yaratıp, otelin kalitesini düşürmeye ve müşteri profilini etkilemeye başlamış.
Scorpios’un gitmesi otelin lehine bir durum olacakmış ama arada bir de sözleşme olduğu için Scorpios’u gitmeye ikna etmek gerekmiş. Bu da ceza ve yıldırma yöntemi ile olmuş.
Yoksa ne Çevre Bakanlığı’nın ne de Belediye’nin durduk yere iki yıldır hizmet veren bir yere ceza kesmesi söz konusu olamazmış. Belli ki, “Kesebilirsiniz” denmiş ve kesilmiş.
Mutlaka başka sorunlar da yaşanmış olmalı ki, Scorpios da gitmiş.
Dediğim gibi hiç gitmedim. Nasıl bir yer bilmiyorum bile ama gitmesi Bodrum için iyi değil onu biliyorum.
Bodrum’un en düzgün yerlerinden Bobo TMSF’ye geçti ve kapalı. Lucca taşınmak zorunda kaldı.
St Tropez’ye, Mikonos’a, Sardunya’ya rakip olmaya aday bir yeri tam yükselirken aşağı çekmeyi çok iyi başarıyoruz doğrusu.
Beş santim
Yeni trafik kanunu ile bir sürü saçma sapan kural geliyor.
Bunların arasında biri var ki, tam deli işi.
Biliyorsunuz araçlarda ekran yasağı geldi. Bu ekranların trafik güvenliğini tehlikeye düşürdüğü söylenerek bu ekranlar yasaklandı.
Doğrusunu isterseniz bu fikre katılıyorum. Yeni nesil araçlardaki ekranlar ve kumandaların önemli bir bölümünün ekran üzerinden kullanılıyor olması bence de ciddi bir trafik güvenliği sorunu yaratıyor. Ancak üreticilerin tercihi bu yönde ve yapacak bir şey yok. Yerli ve milli TOGG’umuz bile böyle. Moda bu.
Bu yüzden de orijinali yani imalatı böyle olan araçlarla ilgili bir yasak yok.
Sonradan takılan ekranlar sorun.
Ve tabii cep telefonları da bu kapsama giriyor.
Ancak pek çok sürücü, gerek harita ve navigasyon uygulamalarını kullanmak, gerekse telefonla konuşabilmek için telefonlarını cama yapıştırdıkları aparatlara koyuyorlar.
Şimdi buna bir yasak daha doğrusu bir sınırlama geldi.
“5 cm sınırı”
Bu cihazlar, direksiyondan 5 cm’den daha yükseğe koyulamayacakmış.
Al başına belayı.
Nereden ölçeceksin, nereye kadar ölçeceksin. Telefonun altın mı direksiyondan 5 cm yukarıda olabilecek üstü mü!
Telefonun boyutu önemli olacak mı olmayacak mı!
Polis elinde mezura ile mi gezecek.
Bu kadar saçma bir kural olamaz. Bu ancak vatandaş ile trafik polisini kavga ettirmeye yarar.
Ne zaman insan oluruz?
Yaşlılık çirkin bir hırs değil, olgunluk olarak yaşandığı zaman.
X’te yazı hakkında yorumlarınızı paylaşın.
Geçmiş yazılar
Videolar







