
Fatih Altaylı
Yazı İçeriği
Kurşun atana af, saçını örene ihraç
Üniversite mi medrese mi!
Milletvekili hakkının edepsizce devri
Başkan Özbek: Yönetime girmek istiyordu, almadım
Kurşun atana af, saçını örene ihraç
Fatih Altaylı
Ağustos 20, 2026
Yazı İçeriği
Kurşun atana af, saçını örene ihraç
Üniversite mi medrese mi!
Milletvekili hakkının edepsizce devri
Başkan Özbek: Yönetime girmek istiyordu, almadım
Çerçeve yasayı çıkarıp, PKK’nın silah bırakmasını ve bunu takiben de PKK’lı teröristlere belirli koşullarda af gelmesini içimize sindirmeye çalışıyoruz.
MHP, AK Parti ve Yeni Parti büyük siyasi risk alarak yasaya destek verdiler. CHP lideri Kayyum Kılıçdaroğlu da yasaya destek verdi ama onun bir siyasi risk aldığı söylenemez. Onunki daha çok bir zaruretten kaynaklandı, siyasi riskin büyüğü ise zaten kendi varlığıydı.
Yasayı okumayanların anlatılarına çok da kulak vermiyorum çünkü ortada kayıtsız şartsız bir af yok.
Önce PKK silah bırakacak. Sonra Devlet’in iki önemli kurumu, TSK ve MİT bu örgütün silah bırakma konusunda yeterli ve ciddi adımlar attığını raporlayacak. Sonrasındaki adımlar peyderpey gelecek.
Bütün süreç Cumhurbaşkanı’nın kontrol ve onayına tabi olacak.
Elbette sindirilmesi kolay bir yasal düzenleme değil ama benzer örgütlerin fesih süreçleri ve toplumsal barış adımları dünyanın her yerinde sindirilmesi zor benzer yasalarla olmuş.
Ya sonsuza kadar dozu bazen düşüp bazen yükselen terör ile yaşayacaksınız ya da bir yerde taraflar midelerini biraz zorlayan acı reçeteleri kabul edecekler.
PKK ya da siyasi uzantısı DEM Parti açısından bakacak olursanız, onlar da bu yasa ile birlikte yıllardır kabul etmedikleri bir “ünvanı” kabullenmek zorunda kaldılar. PKK’yı “terör örgütü” olarak tanımlayan yasaya “evet” diyerek yıllardır reddettikleri bir gerçeği, PKK’nın bir terör örgütü olduğu gerçeğini kabul ettiler.
Sürecin nasıl ilerleyeceğini hep birlikte göreceğiz, dediğimiz gibi ipler artık Cumhurbaşkanlığının elinde.
Tabii bir yandan da Türkiye tutarsızlıklar ülkesi olmaya devam ediyor.
Bir yandan dağdaki teröriste “Silahı bırak, gel” diyor ve bundan 20 yıl önce Mehmet Ağar’ın söylediği gibi “Dağdan inene düz ovada siyaset yapma” imkanı tanıyan yasayı kabul ediyoruz, diğer yandan en küçük bir şiddet eylemine başvurmamış ve sadece bir kadın dayanışması olarak saçını ören bir kadın hemşireyi meslekten ihraç ediyoruz.
Yılın başında Suriye’de, IŞİD bağlantılı Rami Haşimi adlı bir Suriyeli milis, YPG saflarında yer alan bir kadını öldürüp saçlarını kesti ve bu saçlarla poz verdi.
Olay dünya çapında infial yarattı. Dünyanın pek çok yerinde, pek çok kadın saçlarını örerken çektikleri videoları sosyal medyalarında yayınladılar.
Türkiye’de de bazı kadınlar bu harekete katıldılar ve benzer videolar yayınladılar. Bunlardan biri de Kocaeli’nde görev yapan bir hemşire idi. Hemşire İkra Avcı hakkında “teröre destek verme” suçlamasıyla dava açıldı. Dava beraatle sonuçlandı.
Ancak Sağlık Bakanlığı mahkeme kararına rağmen, hemşire Avcı’yı meslekten ihraç etti.
Bir yanda Türk askerine, polisine, vatandaşına silah sıkan, öldüren teröriste af getiren yolu açıyoruz.
Diğer yandan saçını örmekten öte bir şey yapmamış bir hemşireyi meslekten atıyoruz.
Biz gerçekten ne yaptığımızı biliyor muyuz!
Üniversite mi medrese mi!
Nagehan Alçı, medreselerin yeniden açılmasını önermiş, bunun Türk geleneğinde yeri olduğunu söylemiş ve bunlara öcü gibi bakılmasın buyurmuş.
Millet de ciddiye alıp eleştirmiş.
Duyunca şöyle bir baktım ve güldüm.
Acaba Nagehan Alçı medresenin ne olduğunu, nasıl bir eğitim verdiğini, buralarda ne öğretildiğini biliyor mu!
Medrese adı verilen eğitim kurumları Türk geleneğine Büyük Selçuklu ile girmiş, öncelikle Kur’an ve fıkıh üzerine eğitim veren okullardı.
Başkaca bir eğitim kurumu olmadığı için zaman içinde pozitif bilimlerin de müfredata eklenmesiyle bugünkü üniversitelere az da olsa benzetilmeye çalışılmış eğitim kurumlarıdır.
Osmanlı’nın son döneminde, Tanzimat ile beraber sadece din eğitimi vermekle sınırlanmışlardı. Kendi çocuklarını Türk müfredatı ile bağlantısı bile olmayan Fransız Konsolosluk okulunda okutan Alçı’nın “avama” medrese önermesi oldukça komik.
“Siz çocuklarınızı medreseye yollayın” demek, “Sizin çocuklarınız gelecek yarışında geri kalsın, bizimkilere rakip olmasın” diyen bir elitist anlayışın eseri olabilir ancak.
Tabii medrese eğitiminin ne olduğunu bilen biri için.
12. yüzyıldan itibaren Avrupa’da üniversitelerin açılmasıyla birlikte, İslam dünyasının o güne kadar öncü olduğu bilimde giderek geride kalmaya başlaması rastlantısal bir durum değildir.
Nagehan Alçı’ya, Türkiye’nin önemli eğitimcilerinden, eski YÖK Başkanı Kemal Gürüz’ün Medrese v. Üniversite: Geri Kalmanın ve İlerlemenin Karşılaştırmalı Tarihçesi adlı kapsamlı incelemesini okumasını tavsiye ederim.
Yazarın siyasi görüşünden bağımsız olarak her iki kurumu tarafsız bir gözle ele alan bu kitap, bugün artık medreseye niye ihtiyaç olmadığını ve medresenin Osmanlı’nın geri kalmasındaki etkisini Nagehan Alçı’ya anlatacaktır.
Tek bir örnek vereyim; acaba Selçuk Bayraktar Robert Kolej, İTÜ Elektronik, UPenn, MIT gibi Türkiye’nin ve dünyanın en önemli eğitim kurumlarında ve üniversitelerinde eğitim görmek yerine “medrese eğitimi” alsaydı bugün herkesin gururu olan Bayraktar İHA ve SİHA’larını yapabilir miydi!
Belki halka medrese eğitimini öneren Alçı Medrese v. Üniversite: Geri Kalmanın ve İlerlemenin Karşılaştırmalı Tarihçesi kitabını okumaya üşenir ama en azından bu örneği anlayabilir!
Milletvekili hakkının edepsizce devri
Sürekli olarak şöyle bir haber önümüze geliyor:
“Milletvekili bilmem kimin aracına tahsis çakar ve koruma, iş insanı bilmem kime kullandırılmış.”
Bir değil, iki değil, üç değil.
İktidarı muhalefeti fark etmiyor, sürekli bu haberler.
TBMM kartı olan araçlar bırakın iş insanlarına ya da eşe dosta devredilmeyi, eskortların hizmetine verilmiş. Hepsinden beteri, milletvekili haklarından yararlanan otomobil sınırda kaçakçılık yapılırken yakalanıyor.
İyi de, bunun bir yaptırımı bir sınırı yok mu!
Bu milletin, kendini temsil ediyor diye bir milletvekiline sağladığı ayrıcalığı, utanmaz arlanmaz edepsiz biri kalkıp başkasına nasıl devredebilir!
Hadi adam ya da kadın edepsiz, devretti. Böyle bir devir tespit edilince bunun bir yaptırımı yok mu, olmaz mı!
Böyle bir ayıp yaptın ve yakalandın mı, bu durumda milletvekiline sağlanan bu ayrıcalığın iptali gerekmez mi!
TBMM Başkanı Sayın Numan Kurtulmuş, milletvekili saygınlığına gölge düşüren ve milletvekilini suç örgütlerinin parçasıymış gibi gösterebilecek böyle bir rezilliğe karşı bir önlem almayı düşünmüyor musunuz!
Bu hakkını kötüye kullanan ve ne idüğü belirsiz kişilere devreden vekillere bir yaptırım en azından bu ayrıcalığın iptali gibi bir düzenleme çok mu zor!
Başkan Özbek: Yönetime girmek istiyordu, almadım
Dün Serdar Güzelaydın’ın anlattıklarını yazdım, Galatasaray tarafında yeni tartışmalar başladı.
Ben bu tartışmalara girecek değilim.
Serdar Güzelaydın’ın Galatasaray içindeki ya da Başkan Özbek’in yanındaki konumunu yıllardır eleştiriyorum, yıllardır yanlış buluyorum, bunu da gizliden değil, açıktan yapıyorum. Zaten o nedenle Güzelaydın benimle görüşmek için araya 45 yıllık dostum, çok sevdiğim Ahmet Yüce’yi koyuyor.
İlk başkanlık döneminde çok eleştirdiğim, hem de çok sert eleştirdiğim Başkan Dursun Özbek’i bu döneminde başarılı bulduğum da ayrı bir gerçek. 4 yılda 4 şampiyonluk, tesisler, kapatılan borçlar, açıklanan bilançolar doğru ise düzelen mali tablo ciddi başarı.
Tek sorun, Başkan Özbek’in giderek daha kötü yönetimler oluşturması ve bu nedenle de yalnız kalması.
Galatasaray genel kurulu öncesi Ahmet Yüce, Dursun Özbek ve ben bir yemek yedik.
Yemekte büyük oranda geyik yaptık. Eski dönemleri anlattım, geçmiş yönetimlerdeki olayları anlattım, güldük, eğlendik. Bu yemekte Ahmet Yüce ile birlikte Dursun Özbek’e tek bir tavsiyede bulunduk. “Kimseye kulak asma, kimsenin şu kadar oyum var, bu kadar oyum var tehdidine kulak asma. Kurabileceğin en güçlü yönetimi kur. Genel kurulda oyu var diye safra taşıma” dedik.
Ne bir isim zikrettik, ne başka bir şey.
Tek söylediğimiz buydu Başkan’a. Ama Başkan her zamanki gibi bildiğini okudu.
Niyesini bilmiyoruz. Dedikodu yapacak ya da komplo teorisi kuracak değiliz.
Bugünkü durumun temel nedeni de bu aslında.
Dünkü yazıdan sonra, Serdar Güzelaydın’ın “Ali Dürüst Sportif AŞ’nin başına geçsin” önerisi üzerine önce Ali Dürüst aradı ve şunları söyledi:
“İkimiz de 2. başkanlık yaptık. Güçlü ikinci başkanlardık. Futbolla doğrudan ilgilendik mi? Hayır. Şampiyon olduk mu? Olduk. Ama kulübü biz yönettik. Kulüp iyi yönetilirse futbol iyi gider zaten. Kulüp kötü yönetilirse hiçbir şey iyi gitmez. Yıllardır bana Sportif’in başına geç derler. Bir kez yaptım bunu. Duygun Yarsuvat zamanı. Ara dönemdi. Ama o dönemde aslında kulübü de yönettim. Seçilmiş 2. Başkan Hamdi Yasaman’la tartıştım ve benim dediğim oldu. Kulüp kötü yönetilirken Sportif’in başına geçsem ne olur, geçmesem ne olur! Yok öyle bir şey.” dedi.
Ali Dürüst de neredeyse 35 yıllık dostumdur, son iki yıl hariç yıllarca her hafta en az bir kere yemek yerdik. Rahmetli abisi Ekrem Abi de öyleydi. Ali ile Galatasaray konusunda düşüncelerimiz genelde ortaktır.
Ali Dürüst’ün ardından Başkan Dursun Özbek aradı.
“Fatihcim, Serdar seni arayıp gerçekten bunları söyledi mi?” deyince “Yok abi, aramadı. Ben yalan yazıyorum.” dedim gülerek.
“O manada söylemedim. Senin doğru yazdığını biliyorum sadece çok şaşkınım, inanamadım.” dedi.
“Off the record başka şeyler de anlattı.” dedim.
“Tahmin ederim.” dedi.
“Senin Serdar ile konuşacağını hiç tahmin etmezdim.” diye ekledi.
“Ahmet Yüce aracı olmasa ben Serdar Güzelaydın ile Galatasaray konuşmazdım. Ahmet Yüce’yi de kıramam. Ortak dostumuz.” dedim.
Sonra da Başkan Özbek’i dinledim.
“Bu Serdar Güzelaydın sürekli çevremizde. Benimle yakınmış gibi. Benim özel bir yakınlığım yok. Bir genel kurul üyemiz ve bu işlere meraklı. Bu yüzden yakınımıza geliyor. Ama emin ol, bir etkisi falan yok. Her genel kurul üyesine değer verdiğim gibi ona da değer verdim ama bunu yanlış anlamış. Zannederim benden beklentileri karşılanmadığı için, böyle bir tavır içine girmiş. Bütün medyayı tanır, istese her kanalda çıkıp bunları anlatabilir. Yakın dostu gazeteciler var. Onlara konuşabilir. Ama öyle yapmıyor. Senin gibi saygın, etkili ve Galatasaray’da önemli biri üzerinden mesaj vermek istiyor. Söylediklerinin hiçbir gerçekliği, hiçbir önemi yok.”
Başkan bunları söyleyince “Peki Dursun Abi, bu kişi senin hep yanında, hep yakınında ve sana saygılı görünen biri. Şimdi niye böyle yapıyor? Bu söyledikleri senin düşüncelerin değilse ve seni karalamak için yapıyorsa bunu niye yapıyor?” diye sordum.
Başkan’ın yanıtı netti: “Yönetime girmek istedi. Hep istedi. Seçimde yönetime almadım. Sportif A.Ş. yönetimi beklentisi vardı. Onun da olmayacağını gördü. Bence bu yüzden yapıyor.” dedi.
Durum bu sevgili okurlar.
Bu kadarı yeter. Daha da uzun süre futbol falan yazmam inşallah.
Ne zaman insan oluruz?
Fikrimiz ile zikrimiz en azından yakın olduğu zaman.
X’te yazı hakkında yorumlarınızı paylaşın.
Geçmiş yazılar
Videolar







