
Fatih Altaylı
Yazı İçeriği
Sadece fonların değil, tüm kayıpların hesabını vermeliler
Şık keşke beni arayıp sorsaydı!
Özel’in büyük hatası
ABD’nin 2024 yerel seçimi
Silivri’de böyle bir şey olması çok zor
Bizde de oldu
Sadece fonların değil, tüm kayıpların hesabını vermeliler
Fatih Altaylı
Kasım 4, 2026
Yazı İçeriği
Sadece fonların değil, tüm kayıpların hesabını vermeliler
Şık keşke beni arayıp sorsaydı!
Özel’in büyük hatası
ABD’nin 2024 yerel seçimi
Silivri’de böyle bir şey olması çok zor
Bizde de oldu
Her ne kadar Adalet Bakanı Gürlek’in son açıklamaları ve eski bir başdanışmanın söylemleri fon soygununda “büyükbaşlara da uzanılacağı” konusunda umut verici olsa da, hâlâ toplumda büyük bir “güvensizlik” hakim. Fakat bir yandan da giderek derinleşen ve kritik noktalara da uzanan bir soruşturma yapıldığını görüyorum. Asıl mesele, soruşturma kritik aşamalara geldiğinde ne yapılacağı.
Bir diğer kaygı da geri ödemelerin ilk etabının gerçekleşmesiyle ortaya çıktı. Çoğunluk bu geri ödemelerin nasıl ve neye göre yapıldığını, geri ödeme oranlarının neye göre belirlendiğini anlamadı.
Bana ulaşan bazı mağdurların verdiği oranlar ilginç.
Fona, batışından 1 gün önce 500 bin TL yatıran bir fonzedeye önceki gün 250 bin TL geri ödeme yapılmış. Çok memnun. Bir diğer fonzede ise ağustos ayında 9 milyon TL yatırdığı fon hesabından, önceki gün 25 bin TL geri ödeme alabilmiş. Bir diğeri ise 1 milyon TL’sine karşılık 9 bin TL almış.
Haliyle kafalar karışmış.
Fon meselesinin Türkiye’ye verdiği zararı hâlâ anlamamakta ısrar edenler var.
Bir grup ahlaksızın, 3-5 milyar dolar kazanmak için kurdukları rezil “fonzi”nin ülkeye maliyeti her geçen gün artıyor.
Daha önceki yazılarımda Tera’nın son aylarda binlerce troll istihdam ettiğini duyurmuştum.
Şimdi bu troller “Emre Tezmen’i serbest bırakın, mağdurların zararları ancak böyle tazmin edilir. Serbest kalsın ki, paraları ödesin” kampanyası başlattılar.
Neyi ödeyecek!
Fonlarda buharlaşan daha doğrusu birilerinin cebine yollanan paraların miktarını bile bilmiyoruz henüz.
Kimine göre 15 kimine göre 25 milyar dolar.
Türk lirası ile 750 milyar ile 1 trilyon 250 milyar arası bir miktar.
Bu fonlardan haksız menfaat sağlayanların iade ettiği ise 18 milyar TL.
Uçan paranın 70’de biri.
Peki zarar sadece bu kadar mı!
Ya bu fonlarla hiç alakası olmadığı halde yok olan milli servete ne demeli!
Türkiye’nin en büyük sanayi ve ticari kuruluşları Borsa İstanbul’da işlem görüyor.
Bu olay patladığından bu yana yani son 2 ay içinde halka açık şirketlerimizin, yani Türk milletinin 103 yıllık sanayi ve ticari birikiminin değer kaybı 173 milyar dolar olmuş.
Toplam değerleri 479 milyar dolardan 306 milyar dolara düşmüş.
Fabrikalar, bankalar, erimeye devam ediyor.
Türkiye’den çekilen yabancı yatırımcılar da bir daha ne zaman gelir Allah bilir.
Cumhuriyet tarihinin en büyük dolandırıcılık operasyonunun ülkeye maliyeti şimdilik bu ve bu maliyet artmaya devam edecek.
Ve Tera, Pusula, Bulls ya da benzeri fonlarla hiç işi olmamış, yanından bile geçmemiş pek çok yatırımcı borsada yüzde 30 para kaybetti iki ay içinde.
Şirketlerin kayıpları da 200 milyar dolara doğru gidiyor.
Düşünün ki, 2000’li yılların başındaki krizde batan bankaların toplam maliyeti yaklaşık 22,5 milyar dolardı. Bu bankaların varlıklarının satışından yıllar içinde bu zararın büyük bölümü tahsil edildi. En büyük zararı yaratanların başında gelen ve yıllardır kaçak durumda olan Cem Uzan ve ailesinin bu ülkeye verdiği zarar 6-7 milyar dolar seviyesindeydi. Bunun yarısından fazlası satılan mallarından elde edilen gelirle karşılandı.
Bugün ise çok çok daha büyük bir yolsuzluk ve dolandırıcılık söz konusu.
Toplamda ülkeye verdiği zarar 200 milyar dolara yaklaşıyor ve bunlar kısa sürede ortadan kaldırılabilecek hasarlar değil.
O yüzden de bu kişilerin “vatana ihanet” suçu işlediğine inanıyorum.
Yargılanmaları gereken sadece kendi eylemleri değil.
Tüm sonuçlardan hesap vermeleri gerek.
Şık keşke beni arayıp sorsaydı!
Önceki gün bir yazı yazdım.
Futbol Federasyonu Yönetim Kurulu’nda görev almış bir hukukçunun, bir iş insanının şirketini halka açık hale getirmekle ilgili aylar önce yaptığı bir girişimden bahsettim.
İş insanı, konu girişim aşamasında kaldığı için çok mutlu olmuştu. Aksi takdirde başı belaya girebilirdi. Bunu bana anlattı, ben de size aktardım.
Milletvekili Ahmet Şık, benim yazımdan yola çıkarak bir isim vermiş ve bu kişinin TFF Tahkim Kurulu’nda görevli bir hukukçu olduğunu iddia etmiş.
Doğrusunu isterseniz, Şık’ın bu paylaşımından haberim olmadı.
Ancak dün gece uçakta İstanbul’a dönerken telefonuma tanımadığım bir numaradan mesaj geldi.
“Sizi tanıyor muyum?” diye sordum.
Tanışmıyorduk. Daha doğrusu adını bile bilmiyordum ama Ahmet Şık yazımda kendisini işaret ettiğimi söylemişti.
Adını bile duymadığım birini işaret etmem söz konusu bile olamazdı. Yazımda geçen kişiyle tek ortak yönü hukukçu, avukat olmasıydı. Gayet kibarca “Fatih Bey, beni işaret ettiyseniz adımla sanımla söyleyin, yok eğer beni işaret etmediyseniz onu da lütfen açıkça yazın” dedi.
Haklıydı.
Ahmet Şık’ın yaptığı ise hem bu avukata hem de bana karşı haksızlık ve ayıptı.
Şık’ta telefon numaram olmayabilirdi ama ortak tanıdığımız gazetecilerden numaramı alıp yazımda sözünü ettiğim kişinin kim olduğunu ya da Şık’ın düşündüğü kişi olup olmadığını sorabilirdi. Ama en basit bir gazetecilik kuralını bile yerine getirmemiş ve milletvekili zırhı arkasında gazetecilik oynamaya kalkışmıştı.
Ona göre benim yazdığım kişi TFF Tahkim Kurulu üyesi Abdullah Adır olmalıydı ve bunu yazmıştı.
Oysa ben avukat Abdullah Adır’ı ne biliyordum ne tanıyordum ne de adını duymuştum.
Benim yazımda adını vermeden bahsettiğim kişi hukukçu Ural Aküzüm’dü ve Federasyon Yönetim Kurulu’ndaki görevinden kısa süre önce istifa etmişti.
İş insanına bu teklifi yaptığı sırada da zaten ortada fon soruşturması falan olmadığı için yazımda bir suçlama değil, bir sistem eleştirisi vardı.
Ahmet Şık’tan ya da benim yazılarımda adını vermediğim insanların adını vermeye karar veren gazeteci ya da siyasetçilerden bir ricam var.
İşkembenizden uydurup, kendinize hedef seçtiğiniz kişiler olabilir. Bunlara ben karışamam. Ama en azından beni arayıp “Şu kişi mi?” diye sormanız gerekir.
Merak etmeyin, en azından “O” veya “O değil” derim.
Durduk yere suçsuz insanları karalamış olmazsınız!
Özel’in büyük hatası
Türk siyasetinde en zor durumdaki kişi hiç şüphesiz Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel.
Bir yanda olan biten her şeye ve hatta büyük sıkıntı yaratan fon yolsuzluğuna rağmen vatandaşın gözünde oldukça sağlam bir konuma sahip olan ve çok güçlü imkanları kullanabilen, tek başına yüzde 30’ların üzerinde bir oy potansiyelini barındıran AK Parti Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan ile mücadele edecek.
Bunu yaparken bir yandan partisinin CHP’den devraldığı sorunlarla uğraşacak, bir yandan cezaevindeki onlarca belediye başkanına suçlu ya da suçsuz demeden, hangisinin suçlu hangisinin suçsuz olduğunu belki de bilmeden savunmaya devam edecek.
Kirli ailelerin kendilerini korumak için attığı iftiralara göğüs gerecek. Bu arada vakti kalırsa memleketin sorunlarını çözmeye yönelik fikirler ve programlar oluşturacak ve bunları halka inandırıcı biçimde anlatacak.
Emin olun, insan düşmanının böyle bir durumda olmasını istemez.
Fakat bu arada kendisi de çok ciddi taktik hatta stratejik hatalar da yapıyor, onu da söylemek lazım.
Özgür Özel, özellikle son günlerde CHP ve CHP’nin başındaki kayyumu çok fazla eleştiriyor, daha doğrusu gereğinden çok daha fazla muhatap alıyor.
Özel’in son günlerdeki konuşmalarını dinleyen biri memleketin en büyük sorununun ve Özel’in rakibinin Kayyum Kılıçdaroğlu olduğunu zannedebilir.
Yahu bu saatten sonra kim takar Kılıçdaroğlu’nu.
Seçmen kendisini terk etmiş.
Oyu barajın çok altında.
Sokağa çıkacak hali yok.
Vatandaş fırsat bulsa belki de yüzüne tükürecek.
Siyasi bir mevta.
İktidarı hedefleyen bir siyasetçinin, bir siyasi partinin Kılıçdaroğlu ve çevresindeki bir grup “loser” ile ne işi olabilir.
Adını anmak bile onun için prim sayılır, varlığından söz etmek bile yokluğa mahkum birini varlık haline getirebilir.
Eğer Özel, özel bir amaç gütmüyor ve muhalefet gücünü Kılıçdaroğlu ile paylaşmak gibi bir niyete sahip değilse Kılıçdaroğlu ismini ağzından çıkarmalı.
Seçmen bu ismi çoktan tükürdü, bunu da artık anlamalı.
ABD’nin 2024 yerel seçimi
ABD’de seçimi Trump’ın Cumhuriyetçileri kaybetti.
Belliydi.
Öyle derin analizlere, araştırma sonuçlarına falan gerek yok.
ABD’de benzin fiyatları 7 dolara yaklaştıysa iktidarda olanın seçimi kaybetmesinden daha doğal bir sonuç yok.
ABD’de “truck” denen kamyonet kullanan, hem de 8 silindirli, bilmem kaç 100 beygirlik truck kullananların büyük bölümü Cumhuriyetçi seçmendir.
Bu seçmen kamyonetinin deposunu 250 dolara doldurmaya başladıysa Cumhuriyetçi Parti ve Başkan açısından sorun başlamış demektir.
ABD seçim sonuçları aslında Türkiye’deki 2024 yerel seçim sonuçlarını da andırıyor.
Türkiye’de AK Parti, Adıyaman, Manisa, Bursa hatta Afyon gibi kalelerini kaybetmişti.
ABD’de Cumhuriyetçiler Teksas, Kansas gibi 40-50 yıldır kaybetmedikleri, kaybetmeyi akıllarından dahi geçirmedikleri yerlerde yenilgiye uğradılar.
Bu sonucun Türkiye açısından da etkileri elbette olacaktır ama bazılarının zannettiği kadar derin ve önemli olmaz.
Zaten verilmeyen F-35’leri, zaten alamadığımız F-16’ları alamamaya devam ederiz.
Fazlasını hayal eden varsa çok heveslenmesin.
Silivri’de böyle bir şey olması çok zor
Yine bir Silivri dedikodusu.
Daha önce Ekrem İmamoğlu ile bir gazetecinin arasında sorun yaşandığı, gazetecinin Ekrem İmamoğlu’na hakaret ettiği söylenmişti.
Bu kez de Emir Sarıgül’ün İmamoğlu’na hakaret ettiği iddiası ortaya atıldı.
İlkinin palavra olabileceğini söylemiştim, öyle çıktı.
Bence bu da, yani İmamoğlu-Sarıgül tartışması da doğru değildir.
Silivri tecrübeme dayanarak söylemeliyim ki, Silivri’de öyle tutukluların ya da mahkumların yan yana gelip tartışabileceği bir ortam yok.
Cezaevi yönetimi, birbiriyle sorun yaşaması muhtemel tutukluları, avukat görüşünde bile yan yana getirmiyor. Hatta mümkünse aynı anda avukat görüşüne bile çıkarmıyor.
Koridorda karşılaşmanız neredeyse imkansız, eğer karşılaşırsanız bile infaz koruma memurları hemen çevrenizde bir çember oluşturup, diğer tutuklu ile sözlü temas kurmanızı bile engelliyor. En fazla günaydın, iyi akşamlar, selamlar falan diyebilirsiniz.
Benim Silivri’de bulunduğum dönemde, en hasım isimler arasında bile en küçük bir tartışma, küfürleşme falan yaşanmadı.
Yaşandı diyenin, hele hele iktidara yakın biri ise bunun görüntülerini yayınlamasını isterim.
Bizde de oldu
ABD’de 30 bin metreden burun üstü çakılan özel jetle ilgili “Böylesi hiç olmadı” diye başlayan komplo teorileri üretiliyor. Enkazın çok küçük bir alana yayılması ve uçağın neredeyse yok olmasıyla ilgili olarak da aslında Trump’a yönelik bir saldırının örtbas edildiği söylemleri var.
Oysa durum hiç böyle değil.
Bu kazanın çok ama çok benzeri bir kaza yaklaşık 27 yıl önce, 1999 yılında Türkiye’de, Adana’da meydana geldi.
THY’nin hacı kafilesini almak üzere Adana’dan kalkıp Cidde’ye gitmekte olan bir Boeing 737-400 uçağı, kalkışından yaklaşık 10 dakika sonra Ceyhan’a düştü.
Aynı ABD’deki uçak gibi arka kanadı koptuğu için burun üstü dikine yere saplanan uçak, 32 metrekarelik bir çukur oluşturdu. Koskoca uçak, küçük bir evin salonu kadar bir alanda yok oldu. Tüm enkaz alanı ise yaklaşık 400 metrekareydi. Uçağın süper dayanıklı kara kutusu bile yok olmuştu ve ne yazık ki, 6 mürettebatın izi bile yoktu.
Ne zaman insan oluruz?
Koca koca profesörler, sosyal medyadaki geyikler üzerinden değerlendirme yapmadığı zaman.
X’te yazı hakkında yorumlarınızı paylaşın.
Geçmiş yazılar
Videolar







