
Fatih Altaylı
Yazı İçeriği
Herkese test yapılsın
Suriye nire, İran nire
Gazetecilik, yargı ve linç
Bir eleştiri ve bir teşekkür
NE ZAMAN İNSAN OLURUZ?
Herkese test yapılsın
Fatih Altaylı
Mart 25, 2026
Yazı İçeriği
Herkese test yapılsın
Suriye nire, İran nire
Gazetecilik, yargı ve linç
Bir eleştiri ve bir teşekkür
NE ZAMAN İNSAN OLURUZ?
Güne yine bir uyuşturucu operasyonu ile uyandık.
Yine birçok bilindik isim.
Eski kulüp başkanları, iş dünyasından isimler, veliahtlar.
Her güne “Bugün acaba kimleri alacaklar” diye başlıyoruz.
Testler yapılıyor, kimileri tutuklanıyor, kimileri serbest kalıyor.
Haftalar sonra test sonuçları açıklanıyor.
Kimi negatif kimi pozitif çıkıyor.
Ama kimse kimin pozitif ya da negatif çıktığını hatırlamıyor. Akılda kalan gözaltılar, tutuklamalar oluyor.
Kimin kokain, kimin ot kullandığı da kimsenin umuru olmuyor.
En ilgiyle izleyen bile negatif ya da pozitif ayrımı ile yetiniyor.
Bence bu işi bir Çin işkencesine çevirmesinler.
İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük kentlerde adı bilinen, ünlü, meşhur kim var ise, spor kulüplerinin eski ve yeni tüm başkanlarını, iş dünyasının tamamını, iş adamlarını, iş kadınlarını, üst düzey tüm yöneticileri, hatta daha da ileri gidelim tüm siyasetçileri herkesi bir uyuşturucu testine tabi tutsunlar.
Kimse “Şu niye yok da bu niye var” demesin.
Herkes bir testten geçsin.
Madem uyuşturucu ile bu yolla mücadele ediliyor.
Herkese bir test yapılsın.
İş bir kere de bitsin.
Daha iyi olmaz mı!
Suriye nire, İran nire
Türkiye’nin bölgemizdeki savaş ile ilgili tutumuna ve izlediği politikaya gerçekten inanamıyorum.
Yanlış anlamayın, olumsuz anlamda değil olumlu anlamda.
Suriye ve Mısır meselelerinde o kadar yanlış bir politika oluşturan AK Parti iktidarı, bu kez nasıl oluyor da bu kadar doğru bir politika izliyor.
Gerçekten şaşırtıcı.
Bir yandan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 23 yılda oluşturduğu bağlantılar ağını doğru kullanmak.
Diğer yandan katı bir İslamcılığın içine düşmeden rasyonel gerekçelerle İran’ı kollamak.
İran’ı kollarken aşırı güçlenmiş ve bölgesel gücünü arttırmış bir İran’ın yaratacağı tehlikeyi görüp bilerek dengeli bir destek vermek.
İran’ın yaratabileceği uzun vadeli tehlikeyi gördüğü, bildiği halde, Suudilerin peşine takılıp sert bir mezhepçi yaklaşıma savrulmamak.
Amerika’yı durdurmak için sert açıklamalar yerine arabulucu rolünü sürdürebilecek dengeli bir politika izlemek.
Açıkçası ateşe bu kadar yakın olup, bu kadar sakin kalmak, sükuneti bu denli koruyabilmek çok ama çok önemli.
Türkiye Suriye’de kendini sorunun bir parçası haline getirmişti.
İran-İsrail-ABD savaşında ise çözümün en önemli parçalarından biri haline geliyor.
Geriye tek bir sorun kalıyor.
Tom Barrack.
ABD Büyükelçisi’nin bölgenin geleceğine ilişkin planları, fikirleri, kendince çizdiği haritaları, öngördüğü siyasi sistemler.
Bunlar Türkiye açısından kabul edilebilir değil ve Türkiye’nin bölgedeki dengesini bozmaya yönelik gibi görünüyor.
Şu anda dış politikamızdaki tek eksik Barrack’a haddinin bildirilmesi.
Bu da yapıldığı anda çok önemli bir güven oluşturulmuş olacak.
Tabii bir de “açılım süreci” var ama orada da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın mesafeli duruşunun nedenini bugün daha iyi görüyoruz.
Gazetecilik, yargı ve linç
“Gazetecilerle ve basın özgürlüğü ile ne alakası var” denilerek çıkarılan bir yasanın, gazetecilere karşı kullanılış biçimi gerçekten kaygı verici.
Basın özgürlüğü alanında dünya çapında bir gerileme olduğunu fark etmeyecek kadar kör değiliz.
20. yüzyılın savaş dönemleri ve diktatörlük denemeleri dışındaki basın özgürlüğü kriterleri bugün her yerde kamu otoritesi ya da güç odakları lehine kısıtlanıyor.
Farkındayız.
Çin, Rusya, İran, Arap krallıkları, eski Sovyet Cumhuriyetleri ve kimi sert rejimlere mahsus olan kısıtlamalar giderek yayıldı.
Bugün artık “gelişmiş demokrasi” olduğu varsayılan ülkelerde dahi, basın ya da medya özgürlüğü giderek daha dar alanlara sığmak zorunda kalıyor.
Buna ABD ve İngiltere gibi basın ve ifade özgürlüğünün sözde en büyük savunucuları dahi dahil.
Son İran-İsrail-ABD savaşında dahi bunu görüyoruz, sansür, otosansür, kısıtlama alabildiğine egemen.
Bu nedenle basın ve ifade özgürlüğündeki sıkıntılar sadece bize özgüymüş gibi bir romantik tavır içinde değilim.
İskandinav ülkeleri hariç, müthiş bir gerileme var ama Türkiye burada kendi ölçüleri içinde dahi çok çok daha hızlı geriliyor.
AK Parti iktidarının ilk döneminde yarattığı basın özgürlüğü ortamı ile bugün arasında çok ciddi bir fark oluştu.
Ve TCK 217 ile düzenlenen “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçu her şeyin üzerine tüy dikti.
Başta da söylediğim gibi, bu yasa hazırlanırken, hepimiz itiraz ettik.
Yasayı hazırlayanlar “Bu gazetecilik faaliyeti ile ilgili değil. Bir takım dış güçlerin Türkiye’yi karıştırmasına ve dezenformasyon ortamı yaratmasına yönelik istihbarat faaliyetlerinin engellenmesine yönelik bir yasa” dediler.
“Ayırdını nasıl yapacaksınız. Bu söylediğinizin sonucu olarak gazetecileri yabancı istihbarat örgütlerinin adamı gibi gösterilebilir” dedik.
“Merak etmeyin.” dediler.
Yasa çıktı ve uygulama ortada.
Pek çok gazeteci bu suçtan cezaevinde.
“Bu haber doğru değil” diyerek “Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçuyla yallah içeri atıyorlar.
1. Peki kamu otoritesinin “Bu haber doğru değil” dediği her haber yalan haber midir!
Asla. Pek çok doğru haber ilgili makamlar tarafından başta yalanlanır. Aradan zaman geçer. Bazen birkaç gün, bazen birkaç hafta, bazen birkaç ay, bazen de birkaç yıl. Anlaşılır ki haber aslında doğru imiş ama o gün yalanlamak devletin ya da ilgili makamların işine geliyormuş. Gazetecilik hayatım boyunca yani 40 yıldır defalarca başıma geldi. Çok geçmişe gitmeden bir örnek vermek gerekirse İstanbul’da Sırp bir suç örgütü liderinin evinin bahçesinde ceset arama maksatlı kazı yapıldığını yazmıştım. İlgili bakanlık can havliyle, ağır bir şekilde yalanladı. Aradan birkaç yıl geçti. Aynı bakanlık, benim o haberimi bakanlığın başarılı operasyonu olarak anlattı. O gün bu yasa yürürlükte olsaydı muhtemelen tutuklanmış olabilirdim. Ya da daha bilinen bir örnek olarak İbrahim Haskoloğlu’nun e-devletin hack’lendiği yolundaki haberi yalanlanmıştı. Ama aradan geçen aylar içinde haberin doğru olduğu anlaşıldı. Örnekleri çoğaltmak çok kolay.
Biz gazeteciler bu yalanlamaların nedenini anlar ve güleriz. Ama bu yeni yasa ile doğru haber için hapse atılma ihtimali olacak bir şey değil.
2. Her haber doğru mudur?
Olmayabilir. Siyasetçiler nasıl yanılabiliyor, yanıltılabiliyorsa, gazeteciler de yanılabilir, yanıltılabilir. Burada önemli olan niyettir. Gazeteci görünen gerçekliğe uygun bir haberi yayınlar ama haber doğru çıkmayabilir. Burada önemli olan gazetecinin bundan kendine ya da bir çıkar çevresine menfaat sağlama amacı güdüp gütmediği ya da gerçekten toplumda bir kargaşa yaratma amacı olup olmadığıdır. Bu durumda Türkiye’deki yasalarda zaten gerekli her türlü karşılık var. Bir haber eğer gerçeği yansıtmıyorsa haberden mağdur ya da rahatsız olan kişi ya da kurum bu haberi tekzip eder. Mahkemeler tekzip konusunda son derece rahat davranıyorlar. Gazete ve gazeteci bu tekzibi yayınlamak zorundadır. Gazeteci tekzip talebi karşısında mahkemeye haberinin doğruluğunu gösteren kanıtları sunar. Mahkeme ikna olursa tekzip kararı almaz. İkna olmazsa tekzip kararı alır ve bu tekzip yayınlanmak zorundadır. Yasa koyucu tekzibi yayınlamamanın cezasını arttırabilir. Buna sözümüz olmaz.
3. Her gazeteci gerçeğin ve doğrunun peşinde midir?
Bilemeyiz. Elbette ki gazeteciler arasında da diğer meslek erbabında olduğu gibi edep ve ahlak dışı tutum içinde olan, kalemini satan, ajanlık faaliyeti yürütenler olabilir. Bunların sayısı ya da oranı dönemsel olarak artabilir, azalabilir. Bu tipleri kullanmak değil, bunlarla mücadele etmek gerekir. İktidarlar da muhalefetler de bilmelidir ki, bugün senin satın aldığını yarın başkası da satın alabilir. Bugün kendini sana kullandırtan, yarın da kendini başkasına kullandırtabilir. Bu tip gazetecileri makbul saymaya başladığınız anda iktidar ya da muhalefet olmanızın bir önemi kalmaz.
Sonuç olarak işini yapmaya çalışan gazetecileri hapse atmak doğru bir iş değildir.
İşini yapmaya çalışan gazetecileri doğru gazetecilik yaptıkları için sosyal medyada linç etmek de doğru bir iş değildir. Hatta bazen bu hapse atılmaktan bile beterdir.
Zannederim iyi bir gazeteci, iyi bir insan olduğuna tanıklık edebileceğim Barış Terkoğlu hapse atıldığı zaman bile bugün kendini muhalif zanneden dangalaklar tarafından linç edildiğine üzüldüğü kadar üzülmemiştir.
Bir eleştiri ve bir teşekkür
Oda TV sıklıkla baktığım haber sitelerinden biri.
Ne kadar farklı kaynaktan yorum ve haber alırsanız, doğru bakış açısını geliştirmeniz o kadar kolaylaşır.
Oda TV de genelde düşünsel derinliği ile kendimi bakmak zorunda hissettiğim haber ortamlarından biri.
Bu sitede Hürrem Elmasçı mahlasıyla “dedikodu” yazan ve ilginç bilgiler veren bir yazar var.
Eğlenceli.
Ancak geçen gün kendine yakışmayan bir yazı kaleme almış. Şaşırdım.
Devlet dairelerindeki lider fotoğraflarından söz etmiş, Atatürk ve Cumhurbaşkanı Erdoğan fotoğraflarına değinmiş ve analizler yapmış.
Kendisine yakıştıramadığım bölüm ise Osmanlı döneminde böyle bir adet olmadığı, Osmanlı zamanında Devlet-i Aliyye’nin bürokratlarının odalarında padişah resim ya da fotoğraflarının asılmadığını anlatmış.
Bu yorum kültürlü biri olarak tanıdığım Elmasçı’ya uymamış.
Her ne kadar çok kültürlü ve çok uluslu bir imparatorluk olsa da, her ne kadar Ermeni, Rum ve Yahudi ekalliyetlere büyük önem verse, hatta kamu hizmetlerinde onlardan giderek daha fazla faydalansa da Osmanlı bir “İslam Devleti” idi.
İslam’ın da resim, fotoğraf gibi suretlere bakış açısı belli.
Asırlardır pek çok tartışmaya konu olsa da “insan ya da hayvan” sureti yapmak İslam’da çok da hoş görülen bir şey değil.
Bu yüzden de Osmanlı döneminde kamu kurumlarında padişahların suretinin olmaması çok normal.
Olması garip olurdu.
Bu arada Oda TV’ye bir başka konuda da teşekkür etmek istiyorum.
Önceki gün Celal Şengör’ün İlber’in mezarı başında bir fotoğrafını Instagram’da yayınladım ve arkasına fon müziği olarak da Mozart’ın Requiem’inden bir bölümü koydum.
Bazıları fotoğrafın altına sert yorumlar yazarak eleştirdiler ve bir klasik müzik ya da niye bir Hristiyan müziği koymama neredeyse sövdüler.
Oysa bu müziği seçmemin çok özel bir nedeni vardı ama cahil ve terbiyesizlere bunu anlatacak ne halim, ne mecalim vardı.
Sağ olsun Oda TV bunu çok güzel bir şekilde açıklamış.
Kendilerine teşekkür ediyorum.
NE ZAMAN İNSAN OLURUZ?
Gazetecileri yandaş ve muhalif diye değil namuslu ve namussuz diye ayırdığımız zaman.
X’te yazı hakkında yorumlarınızı paylaşın.
Geçmiş yazılar
Videolar





