Inside information
Fatih Altaylı
Nisan 28, 2026
Yazı İçeriği
Inside information
Yabancı sermaye, yerli sermaye
Türkiye’de gündem o kadar hızlı değişiyor ki, dünün en çok konuşulanları bugünün unutulanları oluyor.
Yeni doğan çetesi artık gündemde değil. Narin cinayeti artık gündemde değil. Sahte diploma çetesi artık gündemde değil. E-devletin ele geçirilmesi artık gündemde değil. Ve daha onlarca çok önemli sorun ve mesele çözümlenmemiş olmalarına rağmen artık gündemde değiller.
Gündemde olmayanlardan biri de “yeni nesil çeteler”.
Sokaklarda patır patır adam öldüren, siyasi cinayetlerde tetikçi olarak kullanılan, aralarındaki hesaplaşmalar yurt dışına taşan, karanlık bir avukatı İstanbul’un göbeğinde otomobilinin içinde katleden ve tanıdığım birkaç iyi gazetecinin gündeminde epey yer tutan bu çeteler artık onların bile gündeminde değiller.
Ne oldu, bittiler mi, emekli mi oldular, işi bırakıp bir kamu kurumunda memur mu oldular!
Hayır elbette. Sadece bir süredir sessizler.
Gelin bu arada ben de size bu yeni nesil çeteler hakkında öğrendiklerimi aktarayım.
Cezaevinde olduğum sürede pek çok avukat ziyaretime geldi. Bunlardan birkaçı da bu çetelerin mensuplarının avukatlığını yapan genç avukatlardı.
Aktaracağım bilgileri onlardan aldım.
Bu çetelere mensup gençler, başta İstanbul olmak üzere büyük kentlerin varoşlarında ve fakir semtlerinde yaşama tutunmaya çalışan yoksulun yoksulu ailelerin umutsuz çocukları. Büyük bölümünün hanelerinin düzenli bir geliri yok, babaları ve anneleri günlük işlerde para kazanmaya çalışan ve asgari ücretin bile altında geliri olan ailelerin çocukları.
Büyük bölümü ilkokul sonrası okula gitmiyor, ailelerine destek olmaya çalışıyorlar.
Bu desteğin en kestirme yolu çetelere üye olmak. 13-14 yaşında çetelere giriyorlar. Çetelerin en büyük gelir kaynağı, haraç alma maksatlı tehdit ve uyuşturucu. Tüm işlerde genel olarak yargı karşısında daha korumalı olan 15 yaş altı çocuklar kullanılıyor.
Çocuklar yaptıkları işe göre günlük gelir elde ediyorlar. Bu öyle çok büyük bir para değil. İşi yapıp parayı alan çocuklar genelde aldıkları parayı o gün eğlence hayatında tüketiyorlar. Bir bölümünü ailelerine verdikten sonra içki ve seks amaçlı harcıyorlar. Sürekli parasız olmaları zaten çetelerin de istediği şey.
Çete mensubu gençler silah taşımıyor. “İşe gidecekleri” zaman İstanbul’un belirli yerlerinde konumlanmış “merkezlerden” silah ve gerekiyorsa araç alıyorlar. Araç genellikle motosiklet, scooter.
İşi tamamlayınca silahı bir başka merkeze bırakıp gidiyorlar. Ücretlerini peşin alıyorlar ve hemen tüketiyorlar.
Çetelerin üye sayıları belirsiz. Bu bilgileri bana veren avukatlar “Sayı ne kadar gerekiyorsa o kadar. Bugün İstanbul’da toplamda bin kişiden bahsedebiliriz ama önemli değil çünkü gerek duydukları anda otobüslerle adam getirebiliyorlar. Bir anda 5 bin kişi olabilirler” diye anlatıyor durumu.
Birbiriyle çatışan iki ayrı grubun arasındaki farkı sorduğumda aldığım yanıt ilginç:
“Aslında aynılar. Çocukça bir şeyden kavga edip ikiye ayrıldılar ve birbirleriyle kavga etmeye başladılar. Birkaçı Avrupa’ya kaçınca orada daha büyük bir suç organizasyonları ile tanışıp işlerini büyütmeye başladılar ve rekabet arttı. Aslında aynı kaynaktan çıktılar.”
“Peki, siz bunların avukatlığını yapmaya korkmuyor musunuz! Bakın Serdar Öktem adlı avukatı öldürdüler.” diye sorunca aldığım yanıt şaşırtıcı.
“Fatih Abi, biz avukatız. Bunu onlar da biliyor. Mesafeyi koruduğunuz müddetçe sorun yok. Biz çete üyesi değiliz. Onların danışmanı değiliz. Davalarında ceza avukatıyız. Vekalet ücretimizi düzenli biçimde öderler. Serdar Öktem farklı bir mesele. Bildiğimiz kadarıyla o çete mensubu hatta çete yöneticisi gibi olmuştu. Bu yüzden hedef oldu. Bu yüzden bizim korkacak bir durumumuz yok.”
Anlattıklarından anladığım şuydu.
Bu çeteler bir sorun ama başka bir sorunun ortaya çıkardığı bir sonuç.
Ekonomik adaletsizliğin bir sonucu.
Tıpkı başka yerlerde olduğu gibi, başka ülkelerde olduğu gibi.
İlle de Meksika gibi, Brezilya gibi az gelişmiş ülke olmak gerekmiyor.
Gelir adaletsizliği, sosyal adaletsizlik yetiyor, ABD’de olduğu gibi.
Yabancı sermaye, yerli sermaye
Burada “Yabancı sermayeyi vergi almayacağız diye çağırsanız da gelmez, hukuka güvenmek ister. Hukuk yoksa gelmez” diye yazıp durdum.
Daha öncesinde de “Hukuk yoksa yatırım olmaz, sermaye durmaz. Bırakın yabancının gelmesini, yerlisi gider” diye yazıyordum sürekli.
Hatta birkaç anekdotu da uzun zaman önce aktarmıştım.
Bir Körfez ülkesine ait önemli bir fonun yöneticisi ile yurt dışında bir toplantıda karşılaşmış ve “Türkiye’de büyük bir alım yapıyormuşsunuz” diye o günlerde gazetelere haber olan bir satış iddiasını sormuştum.
Net bir dille “Böyle bir alımdan benim haberim yok. Şeyh hazretleri kendi yapıyorsa bilemem ama biz fon olarak böyle bir alım yapmıyoruz” demişti.
Nedenini sorduğumda da “Türkiye’de hukuk güvenliği yok” yanıtını almış ve “Sizin ülkenin Türkiye ile ilişkileri çok iyi. Niye çekiniyorsunuz” dediğimde de “Bugün iyi ama ya yarın bozulursa” demişti.
Türkiye’de bu alan yani yabancı sermaye ile devlet ilişkileri hep sıkıntılı olmuştur zaten.
Yıllar önce, Türkiye’de büyük iş yapan bir müteahhitlik firması olan Astaldi gazetelere ilan vermiş ve yürümekte olan bir projeleri ile ilgili olarak “Kamu kurumları ile iş yapabilmek için mecburen Türk firması Bayındır’ı ortak alıyoruz” demişti. Bayındır Holding o zamanların siyaseten güçlü firması idi.
Geçmişten ve bugünden öyle çok örnek verebilirim ki, bu sayfaya sığmaz.
Dün Adalet Bakanı Akın Gürlek tam da bu konu ile ilgili MÜSİAD’da konuşmuş ve “Özellikle yabancı yatırımcı Türkiye’ye gelirken, birinci olarak hukuki güvenlik, ikinci olarak tahkim istiyor. Bu konuda da, tahkimle ilgili de yasal çalışmalarımız var. Bu çerçevede yabancı yatırımcıların hukuki güvenliği de büyük önem taşımaktadır. Bu doğrultuda tahkim başta olmak üzere uluslararası yatırım hukukuna ilişkin mekanizmaları güçlendiriyor, yabancı sermayenin haklarını daha da güvence altına alan bir yapıya titizlikle çalışıyoruz” demiş. Sonra da eklemiş, “Sadece yabancı yatırımcı ile ilgili değil, yerli ve milli yatırımcılar için de bir kısım hukuki düzenlemeler yapıyoruz”
“Yerli ve milli yatırımcılar” cümlesini kurmasa yazıya oradan girecektim “Yerli yatırımcının başı kel mi?” diye ama Allah’tan değinmiş. Yabancıların tahkim talebini de hatırlatmış Bakan Gürlek.
Şunu biliyorum, yabancıları tahkim taleplerini karşılayarak bile getiremeyiz. Çünkü tahkimi de uzun ve masraflı bir süreç olarak görüyor ve uğraşmak istemiyorlar.
Ve mesele “düzenleme” değil. Kağıt üzerinde Türkiye’de bir sorun yok. Sorun uygulamada. En iyi yasayı bile kötü uyguladığınız zaman yabancı görüyor ve gelmek istemiyor.
Mesela Muzaffer Yıldırım turizm grubunda ortaklık için dünyanın en önemli yatırım grupları ile görüşüyordu. Şimdi içerde. Evindeki arkadaşları ile kağıt oynadığı masayı gazetelerde “suç delili” olarak yayınlattığınız zaman Türkiye’deki kamuoyunu ikna edebilirsiniz ama Yıldırım ile ortak olmak üzere görüşmeler yapan yabancı sermaye grubunu ikna edemezsiniz.
Keza Erden Timur’un bahis baronuna ev satmasını suç olarak gösterince Erden Timur’un suçlu olduğuna bazılarını inandırabilirsiniz ama gerçekte iş insanlarından MASAK gibi davranmalarını bekleyemezsiniz. Bekliyorsanız o zaman yasalara “Şu kadarı aşan her satıştan önce satıcı alıcı hakkında MASAK raporu istemek zorundadır” diye yasaya, yönetmeliğe koyarsınız. Ve tabii “şaibeli” kişilere satış yapanların kimine dokunurken, kimine dokunmazlık edemezsiniz.
Hele hele daha dava süreçleri sürerken hatta başlamadan bu kişilerin mallarına el koyduğunuz zaman yabancı sermaye çok şaşırır. Mal varlıklarını dondurabilirsiniz elbet ama daha dava başlamadan el koymayı anlatamazsınız.
Buna benzer pek çok örneği sıralayabilirim ama gerek yok.
Sermaye bunları benden çok daha iyi biliyor, çok daha iyi takip ediyor.
Söylemiyor olmaları bilmediklerinden değil.
Gelmiyor olmaları bildiklerinden…
Ne zaman insan oluruz?
Ülkemizi tuttuğumuz takım kadar önemsediğimizde.
X’te yazı hakkında yorumlarınızı paylaşın.
Geçmiş yazılar
Videolar









