
Fatih Altaylı
Yazı İçeriği
Üzülmeyin, zaten orada olmamamız lazımdı
Rezil olsa ne fark ediyor!
Birkaç Kılıçdaroğlu anısı
Dolce far niente
Üzülmeyin, zaten orada olmamamız lazımdı
Fatih Altaylı
Haziran 21, 2026
Yazı İçeriği
Üzülmeyin, zaten orada olmamamız lazımdı
Rezil olsa ne fark ediyor!
Birkaç Kılıçdaroğlu anısı
Dolce far niente
Okurlar sorup durdu, “Kaç gündür niye yazmıyorsun?” diye.
Yanıtım basitti.
“Canım istemedi.”
Siyasette olan bitenler o kadar canımı sıktı ki, yazmak içimden gelmedi.
Açık söyleyeyim, bazı konular ya da kişiler hakkında terbiyemi koruyarak yazamayacağımı düşündüm, yazmadım.
Kuzey Ege’de oldukça kalabalık bir düğüne gitmiştim.
Konuştuğum, yanıma gelen herkes, 80 yaşındaki kadınla, 19 yaşındaki üniversite öğrencisi aynı kişiye küfredince yazmama gerek olmadığını düşündüm.
Niyetim bir bilemedin iki gün yazmamaktı ama ne yalan söyleyeyim, tembellik de hoşuma gitti.
Zaten sonrasında beyin operasyonumun 3 ay tetkikleri falan derken iyice boşladım.
Kusuruma bakmayın.
Zaten yazmadığım süre içinde konular değişmedi, memleketin iki ana gündemi sabit kaldı.
Milli takım ve milli felaket.
İlginizi çekerse milli takımla başlayalım bugüne.
Türk Futbol A Milli Takımı, 24 yıl aradan sonra katılmaya hak kazandığı Dünya Kupası finallerinde ilk iki maçında sıfır puan alınca elendi. Şimdi bir formalite maçı oynayacak.
Millet çok şaşkın.
Ben ise hiç ama hiç değilim.
Öncelikle şunu söylemem lazım.
Bizim zaten orada olmamamız gerekiyordu.
Dünya Kupası daha önceki yıllarda olduğu gibi 32 takımla oynanıyor olsaydı biz aylar önce elenmiş ve katılma hakkını elde edememiş olacaktık.
FIFA’nın ticari nedenlerle takım sayısını artırması sayesinde Dünya Kupası finallerine gittik.
Peki, turnuvaya Avustralya yenilgisi ile başlayacak kadar kötü bir takım mıydık!
Asla.
Ama dangalakça yönetildiğimiz için yenildik.
Önce milli takım kampı çiftliğe çevrildi.
Giren çıkan belli değildi. Bir kulüp yöneticisi milli takım kampına kamp kurdu.
Milli takım kampını transfer borsasına çevirdi. İlkokul mezunu olduğu yazılıp çizilen federasyon başkanı, eşofmanlarını giyip, milli takım antrenmanına çıktı.
Siz hiçbir federasyon başkanının üzerinde eşofmanla takımla birlikte idman yaptığını gördünüz mü!
Bir de kalkıp “Kupayı alıp geleceğiz” dedi.
Futboldan anlayan anlamayan herkes Dünya Kupası’nı hafife almaya, en az sallayan çeyrek final demeye başladı.
Belki oynayabilirdik ama bu kadar fazla beklenti kimilerine göre stres, bana göreyse rehavet getirdi.
Avustralya, Amerika, Paraguay da kimdi, tek ayağımızı bağlasak yeneriz havasına girildi.
Aslında hiç de kötü bir teknik adam olmayan Montella da bu havaya girdi.
Türkleşti.
Ayrıca belli ki, takım kurarken de bazı “dış” etkenlere yenildi. Yoksa Kerem gibi birini iki maç o kadar süre sahada tutmak için aklını peynir ekmekle yemiş olması gerekirdi. Kerem Aktürkoğlu da o sahada olmaması gerektiğini bilmese, oyundan çıkarken tribündeki taraftarlara “S.ktir lan” demezdi.
Montella da, futbolcular da rakipleri küçümsediler.
Futbolun bir savunma ve hücum oyunu olduğunu unuttular. Sadece hücumu düşündüler. 11 kişi iyi savunma yapan takımlara gol atmanın ne kadar zor olduğunu unuttular, Türk milli takımında bir Osimhen olmadığını kimse onlara söylemedi. Montella da bu havaya girdi. Yüzde bilmem kaç topa sahip olmayı ve rakipten çok daha fazla pas yapmayı marifet zannetti. Son yıllarda topa çok az sahip olan bazı zayıf takımların umulmadık başarılar elde ettiğini hatırlamadı.
Altın jenerasyon lafı ise tam bir palavra.
Dünyanın en iyi oyuncularını toplamakla takım olunmadığını yıllardır Real Madrid gösteriyor, iki yıldır da PSG.
Muhteşem Kenan, süper yetenek Arda, tecrübeli yıldız Hakan.
Eeee...
Ne oldu!
Ortada takım yok.
2002’de üçüncü olan kadro takımdı.
Çünkü omurgasını başarılı bir takıma dayamış, yanına ülkenin diğer yeteneklerini koymuştu. Bir yıl önce Avrupa Şampiyonu olmuş, Şampiyonlar Ligi’nde çeyrek finalden dönmüş bir takımın iskeleti güçlendirilip Dünya Üçüncüsü oldu.
Bu takımın bir omurgası var mı!
Yok. Omurgan yoksa, bir de gereksiz havaya girip kendini Kaf Dağı’nın zirvesinde görürsen, üstüne üstlük bir de rezil federasyon yönetimin var ise sonuç budur.
Çok açık söyleyeyim, milli takım kampı yol geçen hanına çevrilmese, zırcahil başkan kupayı alırız diye olayı önemsizleştirmese, federasyon biraz düzgün yönetilse bu takım yine de bir üst tura çıkardı.
Rezaletin sorumlusu bellidir.
En az suçlu olan futbolculardır.
Biz taraftarlar bile onlardan daha suçluyuz.
Asıl utanması gereken önce yöneticiler, sonra biziz.
Ama başta da dediğim gibi. Çok da dert etmeyin.
Zaten orada olmamamız gerekiyordu.
Rezil olsa ne fark ediyor!
Gelelim diğer mevzuya, yani neredeyse tüm muhaliflerin küfür ettiği, iktidar yanlılarının ise zerre saygı duymadığına.
Butlan Kemal, Sözcü TV’ye konuk oldu.
Program öncesi herkes Sözcü TV’ye öfkeliydi. “Bu herifi niye ekrana çıkarıp söz hakkı veriyorsunuz, meşruiyet tanıyorsunuz” diye.
Haksız değillerdi ama gazetecilik de böyle bir şeydi.
En olmayacak kişiyle bile konuşulmalıydı.
Üstelik ben bir de şunu biliyordum, Kemal Kılıçdaroğlu doğru düzgün soru sorulan herhangi bir programda rezil olurdu.
Niyesini bir sonraki yazıda anlatırım.
Sözcü TV’deki programda üç meslektaşımız da işlerinin hakkını verdiler, Kılıçdaroğlu da kendini bir kez daha rezil etmeyi başardı.
Şu soruldu, bu sorulmadı demek kolaydır. Bir milyon izleyicinin kafasında bir milyon soru vardır. Bunların bazıları sorulmamış olabilir ama ana eksende yeterince soru soruldu ve Kılıçdaroğlu’nun tutarsızlığı, ilkesizliği, yeterince görüldü.
Yaptığı hatalardan ders almayı bırakın, yaptığı hatalardan hoşnut bir tip vardı karşımızda.
Yıllarca sıçtığını, şimdi yüzümüze bakarak sıvıyordu.
Konuk dışında herkes programdan yüzünün akıyla çıktı.
Kılıçdaroğlu’nun program öncesi iyimser tahminle 100 üzerinden 5 kredisi var ise, program sonunda sıfırı tüketti.
Layığını buldu.
Bundan sonra kendisine daha çanak soruların sorulması muhtemelen “dost kanallara” ve “yeni dost” gazetecilere konuk olacaktır ama Kılıçdaroğlu’nda kime konuk olursa olsun kendini madara etme kabiliyeti vardır. Yani TGRT’de Fuat Uğur’a bile konuk olsa, sonuç farklı olmaz.
Ancak “Butlan Kemal kendini rezil etti, mahvoldu, madara oldu, bitti” demek hiçbir mana ifade etmiyor.
Rezil de olsa, rüsva da olsa, tüm kişiliği ortaya da dökülse sonuç olarak Türkiye’nin en eski ve en köklü partisinin başında, oradan inmeye niyeti olmadığını açık açık söylüyor ve onun oraya oturmasını sağlayanlar açısından Kayyum Kemal’in madara ya da rezil olmasının hiç ama hiçbir önemi yok. Hatta madara olarak daha önemli bir hizmet yapıyor. Ana muhalefet partisini de rezil ediyor, en muhalif seçmeni bile CHP’den uzaklaştırıyor, haklı olarak “İşte muhalif diye medet umduklarınız böyle tipler” deme hakkını veriyor.
Kılıçdaroğlu’nun “rezil” bir performans sergilemesi sonucu değiştirmiyor. Rezil olarak o koltukta kaldıkça muhalefeti de rezil ediyor.
Birkaç Kılıçdaroğlu anısı
CHP Genel Başkanı olduktan sonra CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu ile pek çok program yaptım.
Açıkçası izlenimim, kabiliyetsiz, beceriksiz, siyaset bilmeyen, konuşamayan, pratik zekadan yoksun, konulara hakim olmayan, gündemi çok iyi takip etmeyen ama kibar ve iyi bir insan olduğunu düşündüm uzunca bir süre.
Galiba, IQ düzeyi ile ilgili de negatif bir izlenimim vardı.
Bunu da dün gece gittiğim bir düğündeki eski sınıf arkadaşlarım söyledi.
Bir program sırasında bu düşüncemi onlara mesaj olarak atmışım.
Gelelim birkaç anıya.
Biri zannederim kendisi ile yaptığımız son programla ilgili.
Program sırasında Kılıçdaroğlu, dönemin Ulaştırma Bakanı Adil Karaismailoğlu ile ilgili birtakım iddialar ortaya attı.
Reklam arası verdiğimizde stüdyoya Habertürk’ün o sıradaki program müdürü Kürşad Oğuz geldi.
“Kemal Bey, Bakan Karaismailoğlu aradı, programa bağlanıp size yanıt vermek istiyormuş. Doğru söylemediğinizi iddia ediyor.” dedi.
Ben Kürşad’a “Bakan Bey’e söyle bu programda dışarıdan bağlanma usulümüz yok. Haftaya gelsin cevap hakkını seve seve kullandıralım.” dedim.
Ancak Kemal Bey aynı fikirde değildi.
“Yooo, bağlansın. Elimde belgeler var. Rezil ederim onu” dedi. Ben yine “Bağlanmasa daha iyi olur” dedim ama Kemal Bey isteyince sustum.
Çünkü iki ucu boklu değnekti.
Bağlamayıp, bir sonraki programda cevap hakkı kullandırsam “Bize bağlamadı, boş kaleye gol attırdı” diyeceklerdi. Bağlasak Kemal Bey haksız çıkarsa komplo kurmuş olacaktık ama yine de konuğun “Bağlayın” demesi üzerine Adil Karaismailoğlu’nu bağladılar yayına.
Ve Kemal Bey’deki belgeleri yalanladı. Kemal Bey’i bir güzel susturdu ve üste çıktı. Kemal Kılıçdaroğlu haksız duruma düşürdü kendini.
Ve tabii suçlu ben oldum.
Bütün CHP’li taife beni komplo kurmakla suçladı, Kılıçdaroğlu ise çıkıp “Ben istedim bağlanmasını, adama saldırmayın” falan demedi.
Ama adamı tanıdığım, bildiğim için adaylık sürecinde defalarca “Aday olmayın kaybedersiniz” diye yazdım.
Hatta Meral Akşener’e “Siz aday olsanız daha fazla şansınız olur” dedim hatta bunu da yazdım.
Gelelim bir diğer anıma.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığının ilk dönemleri.
Teke Tek’e konuk oldu.
Peş peşe sorular sordukça Kemal Bey çuvallamaya, hatta saçmalamaya başladı.
Program öyle bir hale geldi ki, ana muhalefet lideri knock out noktasına yaklaştı.
Üzüldüm, tempoyu düşürdüm.
O sırada Türkiye’nin en güçlü adamı, çalıştığım yayın grubunun patronunu aramış.
“Ne yapıyor öyle önce adamı bitirdi sonra toparlanmasına destek oldu. Kuyuya attı şimdi çekip çıkarıyor” gibisinden bir serzenişte bulunmuş.
Patron da “Fatih’i bilirsiniz. Acımıştır” demiş.
O gün Kılıçdaroğlu’na acımak kötüydü. Şimdi ise gazeteci arkadaşlarımız Kılıçdaroğlu’na acımamakla suçlanıyor.
Vallahi ne diyeyim.
Acımakla ilgili çok güzel atasözlerimiz vardır.
Seçip beğenip kullanın yerine göre.
Dolce far niente
Bir deli kuyuya taş atar, atılan taşı bırakın kırk akıllıyı, kuyunun kendisi bile çıkaramaz bazen.
Aylar önce bir yarım akıllı “Fatih Altaylı siyasete girecek” diye bir saçmalık ortaya attı.
“Yok böyle bir şey.” dedim.
Konu kapandı zannettim.
Neredeeee!
Birkaç gün önce Erol Mütercimler aradı.
“Fatih Beyciğim, siyasete gireceğiniz söyleniyor. Anket yaptırmışsınız. Çok yüksek oy alıyormuşsunuz. Siyasete girme kararı vermişsiniz” dedi.
Güldüm.
“Erol Bey beni yıllardır tanırsınız. Siyasete girecek olsam bu yaşı mı beklerdim. Hiç işim olmaz. Ve zaten bunu söyledim. Anket alan da yaptırmadım. Deli miyim kendim için anket yaptırıp, para vereyim.” dedim.
“Yüzde 7,5 oy alıyormuşsunuz” dedi ısrarla.
Güldüm.
“O kadarcık mı?” dedim.
Siyasete girme niyetim olmadığına dair yeminler ettim, kapattık.
İki gün sonra programında “Altaylı siyasete giriyor. Muhalefetin iki aday adayından biri” demiş.
Haydaaaa.
Bunu Erol Bey yaparsa başkaları ne yapmaz.
Arayıp sormasa, duyup söyledi diyeceğim.
İlginçtir, benim yapacağıma dair bana değil, başkalarına, eğer öyle birileri var ise, inanmış.
Şunu bir kez daha söyleyeyim.
Siyasete girme niyetim falan yok.
Çok sevdiğim gazetecilikten çıkarsam, siyasete falan girmem. Tam aksine hiçbir şey yapmamaya başlarım.
Muhalefetin iki aday adayından biri olmam mümkün değil, çünkü cumhurbaşkanı olma şartlarını yerine getiremem.
Evet, Türkiye’nin en iyi üniversitelerinde okudum.
Ancak aynı Bill Gates, Steve Jobs, Larry Ellison, Mark Zuckerberg, Michael Dell, Jack Dorsey, Evan Williams, Alexander Wang gibi ben de üniversiteyi bitirmeden ayrıldım.
Başkanlık sistemi olmasa, ben de üniversite okumamış olan Bülent Ecevit gibi başbakan olabilirdim ama bugün istesem de olamam.
Ve bir kere daha söyleyeyim, siyasetle uzak yakın işim olmaz.
Son arzun nedir diye gelip de bana sorsalar, yapmak istediğim tek şey “Dolce far niente”.
Gençler “Fatih Abi lütfen” demese yapacağım tek şey oydu.
Hâlâ da o. Siyaset falan değil.
NOT: Üniversiteyi bitirmeden bırakanları yazarken andığım isimleri kendimi önemsetmek için sıralamadım. Sadece bazı salaklar sosyal medyada beni aşağılamak için “Lise mezunu” diye ifade kullanıyorlar. Onlar için bu isimleri yazdım.
Ne zaman insan oluruz?
Başkaları hakkında fikir yürütürken ‘Ben onun yerinde olsam böyle yapardım’dan yola çıkmadığımız zaman.
X’te yazı hakkında yorumlarınızı paylaşın.
Geçmiş yazılar
Videolar







