
Fatih Altaylı
Yazı İçeriği
Dolce far niente ya da aylak herifin notları
Küçük yatlarda parlayan iki Türk markası
Rica Akşener’den, veto Cumhurbaşkanı’ndan
Dolce far niente ya da aylak herifin notları
Fatih Altaylı
Ağustos 16, 2026
Yazı İçeriği
Dolce far niente ya da aylak herifin notları
Küçük yatlarda parlayan iki Türk markası
Rica Akşener’den, veto Cumhurbaşkanı’ndan
Zannederim son 35-40 yılın en uzun tatilini yapıyorum.
Yaz başından beri tatildeyim desem yeridir. Arada birkaç gün İstanbul’a gelip biriken işleri hallediyorum sonra hop yeniden tatile.
Eskiden 1 hafta tatil yapsam sıkılırdım. Hatta kendimi suçlu hissederdim. Şimdi de sıkılıyorumdur belki ama keyif de alıyorum. Dolce far niente dedikleri türden bir aylaklığın da ayrı bir keyfi olduğunu keşfediyorum.
Genelde Bodrum’da evdeyim. Ev dediysem öyle pahalı sitelerdeki malikaneler aklınıza gelmesin. Eski Bodrum’un içinde 45-50 metrekarelik bir taş ev, bir de küçük bahçe. Bahçede havuzum falan yok çok şükür. Ama isterseniz hortumla serinleyebileceğiniz bir çeşmesi mevcut.
Mahalle bakkalından alışveriş, konu komşu ile ayaküstü sohbetler, saksıları sulamak yaptığım en ciddi işler.
Bazen de “en iyi tekne” ile deniz kaçamakları. Bazen günlük, bazen birkaç günlük.
Önce biraz Bodrum’dan bahsedeyim size.
Zaten pek çoğunuz gidip görüyorsunuzdur ama gelip gitmeyenler için söyleyeyim, Bodrum öyle boş falan değil. Haziran ortasından beri doldu hatta taştı. Bu ay sonuna kadar da öyle gider.
Olmayan şey turistler. Daha doğrusu Avrupalı turistler. Başta Gümbet tarafı olmak üzere Bodrum’u dolduran İngilizler bu yıl yok. Bodrum artık onlara pahalı geliyor. Almanlar zaten az olurdu, bu yıl neredeyse hiç yoklar.
Ama bol miktarda Rus turist var.
Zenginleri ya denizde dev yatlarda ya da Türkbükü tarafındaki pahalı otellerde, garibanları ise her yerde.
Türk ahali ise genelde kendi evinde kalıyor; siteler, kooperatif evleri dolu.
İlginçtir, orta gelir grubuna hitap eden lokantalar boş. Gençlerin tercih ettiği kafeler dolu. Pahalı lüks restoranlarda ise yer bulmak mümkün değilmiş. Ne yalan söyleyeyim, gittiğim falan yok.
Denizde ise giga yatlar boy gösteriyor. Gökova tarafına genelde ya yakıt almak ya da erzak almak için geliyorlar.
Güllük Körfezi tarafında ise lüks ve eğlence için demirliyorlar. 100-150 metrelik dev yatlar vaka-i adiye olmuş. Rusların Avrupa’dan kaçırdıkları yatlara gözümüz alışmıştı ama birkaç gün önce, bu yıl denize indirilen en havalı yat olan Lürssen yapımı, 135 metrelik Deep Blue’yu Bodrum Kalesi’nin karşısında görünce artık Çinli milyarderlerin de Bodrum’u ve Türk kıyılarını tercih etmeye başlamasına sevindim.
Artık Bodrum’da 50 metrelik tekneleri küçük görmeye başlıyorsunuz. Sanki Monaco ya da St. Tropez Körfezi gibi olmuşuz.
Güllük tarafında çok tartışılan Bulgari Otel ve site inşaatı sürüyor. Bazı evlerin 50-60 milyon dolara alıcı bulduğu söyleniyor. Ben hapisteyken, Mandarin Oriental Otel de Cennet Koyu’na bakan bir yamaçta başladığı ilave inşaatı bitirmiş. Seba, Mesa ve NEF siteleri de bitmiş, dolmuş bile.
Torba tarafında Türkiye’nin bence en güzel oteli vardı: Aman Rüya. Turgut Cansever’in ödüllü Demir Tatil Köyü’nün devamı gibiydi. 36 odalı, muhteşem mimarili, anıt eser gibi bir otel. Bırakın Türkiye’yi, dünyanın en güzel otellerinden biriydi. Öylesine ustalıkla inşa edilmişti ki, denizden baktığınız zaman göremiyordunuz, doğanın içinde gizlenmişti. 36 villa odalı bu şahane oteli önceki yıl Bilgili Grubu’ndan satın alan fon, bu şahane oteli yıkmış. O kadar üzüldüm ki anlatamam. Neyse ki, ana bina ve havuzu yıkmamışlar, bu da yeni yapılan kısmı aynı havada yaptıklarını işaret ediyordur umarım. Arkasındaki araziye de villalar yapıyorlarmış. O kadar param olsa o güzelim oteli alır, öylece saklardım. Eşi dostu ağırlardım. Gerçekten çok üzüldüm.
Çiftlik tarafında ise yılan hikayesine dönen Four Seasons Hotel inşaatı yeniden başlamış ve epey ilerlemiş. Karaada’ya bakan bu yatırıma Turizm Bakanı niyeyse kafayı takmıştı ve durdurmuştu. Bence araziye gayet güzel yayılmış, güzel bir proje. Şimdi bitme yolunda ilerliyor.
Onun hemen yanında ise bir başka proje başlamış. Mimarisi Four Seasons kadar iyi değil, daha yoğun bir yapılaşma gibi duruyor. Ben Four Seasons’ın devamı zannettim ama değilmiş. Bodrum dedikodularına göre burayı yapan da Kalyon Grubu imiş.
Laf buraya gelmişken bir fikrimi de sizinle paylaşayım. Bu gibi projelere hepimiz çok kızıyoruz. Çevreye zarar verdiklerini düşünüp öfkeleniyoruz. Ancak benim izlenimim, asıl kötü ve çirkin olanlar dağı taşı dolduran, yamaçları işgal eden site projeleri. Çünkü Bulgari, Four Seasons, Mandarin Oriental, Amman ya da belki yarın öbür gün gelecek olan Cheval Blanc gibi markalar hitap ettikleri müşteri profili nedeniyle çok daha duyarlı olmak zorundalar. On milyonlarca dolara ev, on binlerce dolara otel odası sattığı yerde denizi temiz, çevreyi yeşil, yeşili bol tutmak zorundalar. Asıl çirkin ve zararlı olanlar, teras gibi üst üste yığılmış evler yapıp bunları bir iki milyon dolara satmaya çalışan müteahhit firmalar.
Bodrum ve Marmaris kıyılarını denizden şöyle bir gezerseniz, ne demek istediğimi daha iyi görürsünüz.
Bodrum’un içi son yıllarda hiç görmediğim kadar temiz ve bakımlı. Aşırı sıcaklara rağmen iki yıl önceki gibi bir su sıkıntısı yok. Belli ki, Büyükşehir ile ilçe belediyesi uyumlu olunca, sorunları çözmek daha kolay oluyor.
Denize gelirsek.
Bodrum’da Gökova tarafının denizi her zaman daha güzeldir. Bu yıl da aynen öyle devam ediyor. Güllük tarafı kadar yoğun yerleşim olmayan Çiftlik tarafında da deniz enfes. Tabii bunda denizdeki tekne sayısının azlığı da etken. Bunun nedeni tamamen ekonomik.
Türklere ait küçük, orta boy tekneler ve kiralık guletler bu yıl marinadan pek çıkmıyor. Kiralık guletlere müşteri yok.
Yatların sahiplerinde ise para yok.
Yaz başından beri marinadan çıkmayan bir teknenin kaptanı ile sohbet ederken şöyle dedi: “Fatih Abi, depo neredeyse 1 milyona doluyor. Patmos’a gidip gelsek motordu, jeneratördü derken 1 depo gidiyor. Patron üç aile misafir getirse günde en az 50 bin lira yeme içme, 10 günde masraf 500 bine çıkıyor. Bırak denize çıkmayı, biz maaşı alabildiğimize dua ediyoruz.”
Belli ki, bu yaz sonunda piyasada epey bir satılık ikinci el tekne olacak.
Biz de geçen hafta birkaç arkadaşımızla beraber bir tekne gezisi yaptık.
“Çok ucuz” denilen Yunan adalarından birkaçına gittik.
Size şöyle söyleyeyim. Türklerin gittiği hiçbir yer ucuz kalmıyor. Yunan adaları ucuz da neye göre, kime göre ve neyle karşılaştırınca ucuz.
Ayrıca bizim vatandaşlarımız gittikleri yeri azdırıyorlar, o da ayrı mesele.
Bir adada yıllardır uğradığımız küçük bir lokantaya gittik. Sahibi kadını tanırız. Bildik Türk-Yunan mezeleri. Yer dandik ama kadının eli lezzetli olduğu için iyidir. Son gittiğimde gerçekten ucuzdu.
Bu kez bir geçirdi, aklım şaştı. “Ne bu” dedim. Anlattı. Bir Türk lokantacı gelmiş, mekanı çok beğenmiş. Hesabı görünce “Niye bu kadar ucuz?” demiş ve telefonundan kendi lokantasının menüsündeki fiyatları gösterip hava atmış. Kadın da fiyatları ona yaklaştırmaya karar vermiş, “Bir daha gelmem” dedim.
Bu yıl Göcek tarafına gitmedim.
Zaten bütün arkadaşlarım da “en iyi tekneleri” Göcek’teki marinalardan aldılar. Çünkü fiyatlar korkunç olmuştu.
Göcek’te yeni düzen tutmamış. Bir türlü yeni kuralları uygulayamıyorlarmış. Tutmayacağı baştan belliydi zaten çünkü doğru bir işi yanlış yöntemle yapıyorlar.
Küçük yatlarda parlayan iki Türk markası
Denizde epey vakit geçirince tekneleri etüt etme fırsatım oldu.
İki Türk markasının, bizim tersanelerin çok da iddialı olamadığı orta boy tekne kategorisinde bayağı aşama kaydettiğini müşahede ettim.
Süper yat ve mega yat imalatında Mengi Yay ve Bilgin’in artık dünya çapında işler yaptığını ve dünyanın en saygın tersaneleri arasına girdiklerini zaten biliyoruz. Mehmet Karabeyoğlu’ndan sonra Turquoise Yat biraz sallansa da onlar da Türkiye’de bu sektörün öncüsü olarak hâlâ iyiler.
Ancak 15 ila 30 metre arasındaki artık orta ölçekli sayılan yat imalatında, ne yazık ki, sağlam üreticilerimiz yoktu.
Buraya iyi bir giriş yapan Peri Yat, Kemal Çambol’un ani ve erken ölümünden sonra ne yazık ki yürütülemedi.
Sarp Yachts çok güzel modeller üretti ama büyük bir grubun küçük işi olarak yeterli ilgiyi görmeyince işi büyütemedi.
Tuzla ve Antalya yapımı markalaşamayan tekneler dışında burada doğru düzgün iş yapma çabasına ilk giren Numarine oldu. Ömer Malaz’ın firması iddialı ve havalı bir giriş yaptı ancak kalite sorunları nedeniyle ilk yıllarda Ömer Malaz tüm arkadaşları ve müşterileri ile sorun yaşadı. Daha sonra XP serisini çıkardı ve şeytanın bacağını kırdı.
Diğer yanda ise İpek Kıraç, Sirena Marine ile önce Azimut’un küçük teknelerini yapmak üzere bir anlaşma yaptı. Bu anlaşma çok uzun süreli olmadı. Daha sonra Azuree adı altında yelkenli imalatı denemelerine girişti. Ve ardından kendi markası ile küçük motor yat imalatına başladı. Sirena 64 ile en rekabetçi ve en zor pazar olan 15-30 metre arası alana daldı ve büyük başarı elde etti. Daha sonra farklı boylarda Sirena’lar üretti. Bence de çok hoş, çok konforlu ve çok modern bir tekne ve denizlerde bolca görülmeye başlandı. İkinci elde de değer kaybetmeyerek kendini kanıtladı. Şimdi süper yat üretimine de giriyor. Ne yalan söyleyeyim, onca yılın RMK Marine’inden daha başarılı olmaya başladı.
Bu seyahatimde Ege sularında her iki markanın da çokça teknesini gördüm. Kimi Türklerin, kimi ise yabancıların. Belli ki, mega yatta Hollanda ile, küçük yat imalatında da İtalya ve İngiltere ile rekabet edeceğiz.
Türkiye’nin ekonomisi biraz düzelse, işler biraz normale dönse belli ki pek çok farklı alanda çok güzel işler olacak.
Ama ne yazık ki, ekonomi iyiye gitmiyor.
Gidecek gibi de görünmüyor.
Rica Akşener’den, veto Cumhurbaşkanı’ndan
Gazeteci Sinan Burhan, iktidar tarafında parlayan isimler arasında. Artık en doğru kulis bilgileri ondan geliyor, en güvenilir kaynaklar ona konuşuyor.
Hürriyet gazetesi iyiden iyiye zaviye kaybedince, yazar ve yöneticileri artık işe yaramaz hale gelince, bir dönem iktidar gücü tacirliği ile ün ve servet yapanlar peş peşe kodese atılınca Sinan Burhan iktidarı anlamak için doğru bir kaynak oldu.
Burhan, birkaç gün önce, İYİ Parti’den atıldıktan sonra CHP’ye geçen Ümit Dikbayır’ın Meral Akşener’in vetosu yüzünden AK Parti’ye katılamadığını söyledi.
Gerçekten de Ümit Dikbayır, AK Parti’ye katılacağını açıklayarak herkesi şaşırtmıştı.
Ancak katılım töreninde Ömer Karakaş, Mustafa Bilici, Mehmet Gürban sahneye çıkarken Ümit Dikbayır ortalıkta yoktu.
Daha kısa süre öncesine kadar AK Parti’ye ağır hakaretler eden, hakaret davası açılması halinde kaybedeceği kesin olan Ömer Karakaş bile AK Parti’ye katılırken Dikbayır niye alınmamış, niye kapı suratına çarpılmıştı?
Bunu AK Parti’den güvendiğim birine sordum.
“Biliyorsun, katılımlar konusunda son kararı Beyefendi veriyor. Tüm isimler onun önüne gidiyor. O da anladığımız kadarı ile kapsamlı bir inceleme yapıyor ve sonunda evet ya da hayır diyor. Ümit Dikbayır ismini hiç düşünmeden veto eden Sayın Erdoğan oldu. Tartışmadı bile, kesip attı.”
Daha sonra bunun nedenini başka bir yerden öğrendim.
Meral Akşener, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a iki isim vermiş; “Bunlar kapınıza gelirse sakın içeri sokmayın” diyerek ricacı olmuş.
Erdoğan da bu nedenle Ümit Dikbayır’ı partiye almamış.
Yani Sinan Burhan’ın söylediği doğru ama veto eden Akşener değil.
Akşener’in ricası üzerine Başkan Erdoğan veto etmiş.
Ne zaman insan oluruz?
Topaçın uzun süre oynanacak bir oyuncak olmadığını anladığımız zaman.
X’te yazı hakkında yorumlarınızı paylaşın.
Geçmiş yazılar
Videolar







