
Fatih Altaylı
Yazı İçeriği
Antalya’nın acı kaybı
Bahane
Murat Ağırel kendinden emin
Bodrum’un en iyi sezonu olmuş
Şato vs. apartman karşılaştırma kolpacılığı
Minnet
Antalya’nın acı kaybı
Fatih Altaylı
Ağustos 30, 2026
Yazı İçeriği
Antalya’nın acı kaybı
Bahane
Murat Ağırel kendinden emin
Bodrum’un en iyi sezonu olmuş
Şato vs. apartman karşılaştırma kolpacılığı
Minnet
Bugün size bir kötü haberim var.
Türkiye’de kötü haberden bol ne var diyebilirsiniz haklı olarak.
Yok merak etmeyin, bu o tür bir kötü haber değil.
Antalya ile ilgili.
Muhittin Böcek ya da Antalya Büyükşehir Belediyesi ile doğrudan ilgili bir haber de değil. Ama dolaylı olarak ilgili.
Antalya’ya gider misiniz, bilmiyorum. Ben çok giderim.
Ben çok giderim.
İki nedeni vardır. Hayattaki en yakın dostlarımdan, en sevdiğim kişilerden biri orada yaşadığı için giderim, bir de Türkiye’nin en iyi lokantalarından biri orada olduğu için giderim.
Lokanta dediğim 7 Mehmet. Bu lokanta ile ilgili ilk anım, daha Bodrum’un, Muğla’nın pek de popüler olmadığı, Dalaman Havalimanı bile olmadığı için İstanbul’dan uçakla gidilebilecek tek tatil bölgesinin Antalya olduğu yıllara, çocukluğuma dayanır.
Antalya’da bile 5 yıldızlı otellerin henüz açılmadığı dönemde, ailece gittiğimiz Antalya tatillerinin ritüellerinden biriydi 7 Mehmet’te yemek yemek. Tam yerini hatırlamıyorum ama çarşı içinde, kalabalık bir semtteydi.
Sonra, herhalde 1970’lerin sonuna doğruydu, Konyaaltı Plajı’nda, baraka gibi bir yere taşındı, Develi ile karşılıklıydılar. Yer değişti ama bizim 7 Mehmet Lokantası müdavimliğimiz orada da devam etti. Artık ailece gitmiyorduk tabii ama ben aile geleneğini sürdürüyordum. Özer’i ziyarete gittiğimde, Antalya Pist Yarışı günlerinde ilk adresimiz hep 7 Mehmet’ti. Zaten o zamanlar Antalya’da, eğer Dönerciler Çarşısı’nda tıkınmayacaksanız, doğru düzgün yemek yenecek iki yer vardı.
Biri Kaleiçi’nde Toygar Bey’in Kral Sofrası, diğeri de 7 Mehmet. Bir ara Kemer’de kumlar üzerine koyduğu 5-6 masada hizmet veren Güvriz de vardı. Serviste Güvriz Hanım, mutfakta ise Hollandalı eşi dururdu. Muhteşemdi. Türkiye’nin ilk “nouvelle cuisine” lokantasıydı, açık kalsaydı zannederim Türkiye’nin ilk Michelin yıldızlı lokantası olabilirdi ama sürmedi. Toygar Abi öleli, Kral Sofrası kapanalı da çok oldu.
Kala kala elimizde 7 Mehmet kaldı. 1997’de şimdiki yerine taşındı. Kocaman geniş alanları olan bir lokanta ve şahane bir bahçe. Konyaaltı’na tepeden bakan enfes bir konum. Hakkı Bey’den bayrağı devralan oğlu Mehmet, yeni mekanında lokantaya sınıf atlattı.
Türk mutfağı modernize edilirse nasıl olur sorusunun yanıtını Antalya’dan verdi. Bölgenin malzeme kalitesi de lezzetleri etkileyince, sadece Mehmet’te yemek yemek için bile Antalya’ya gitmeye değer bir restoran ortaya çıktı.
7 Mehmet lokantası yıllarca Antalya’dan dışarı çıkmadı. Bence çok da doğru yaptı. Taş yerinde ağırdı. 7 Mehmet’i 7 Mehmet yapan yeri, yerel malzemesi, Akdenizli havasıydı.
Ancak geçen yıl nasıl oldu ise İstanbul’da, Tersane İstanbul’a bir şube açtılar. Muhtemelen, Fettah Tamince uğraşıp ikna etmiş olmalı, bilmiyorum. Hiç gitmedim. Benim için 7 Mehmet Antalya idi.
Ve geçen gün kötü bir haber aldım.
7 Mehmet, Antalya’daki yerini, 1930’lardan beri olduğu, 1950’lerden beri 7 Mehmet adıyla hizmet verdiği 75 yıllık lokantasını kapatma kararı almış.
Nedeni ise saçma ötesi.
7 Mehmet lokantası, Antalya’da Atatürk Kültür Park içindeki yerinde Antalya Büyükşehir Belediyesi’nin kiracısı.
Ve belediye kiraya fahiş bir zam talep ettiği için 7 Mehmet Antalya’daki restoranını kapatma kararı almış, yola İstanbul’da devam edecekmiş.
Bu olacak iş değil. Antalya’nın simgelerinden biri haline gelmiş, kente gelen yabancıları gururla götürebildiğimiz, herkesin hayran kaldığı bir lokantayı kaybetmek Antalya için çok ciddi bir kayıp.
Normalde bir belediyenin değil böyle bir lokantanın kapanmasına ve kenti terk etmesine neden olmak, lokanta gidecek olsa önüne geçip “Nereye gidiyorsunuz, gidemezsiniz” demesi ve gerekirse üste para vermesi gerekir. Bırakın kirayı fahiş oranda artırmayı, kira desteğinde bulunması daha akıllıcadır.
Ama nerede bunu düşünecek, kentin zenginliğinin bu gibi markalar olduğunu akıl edecek yerel yönetici!
7 Mehmet gider, yerine Antalya’da onlarcası olan balıkçı ya da kebapçılardan biri daha açılır.
7 Mehmet’e bir şey olmaz. Belki de İstanbul’da daha çok para kazanır. Ama Antalya çok şey kaybetmiş olur.
Keşke bunu anlayacak yerel yöneticilerimiz olsa.
Bahane
Deniz Göktaş’ın aradan geçen 2 ayda hâlâ iddianamesinin bile hazırlanmamış olmasını eleştirdiğimiz gün, İstanbul’da bir Asliye Ceza Mahkemesi bir karar aldı ve Deniz Göktaş’ın tutuklu yargılanmasına gerek olmadığına hükmederek tahliyesine karar verdi.
Fakat ne olduysa oldu, aynı gün, aynı saatte ve hatta aynı dakikada bir savcılık başka bir suç bulup çıkararak Deniz Göktaş’ı bir Sulh Ceza Mahkemesi’ne sevk ediyor ve yeniden tutukluyor.
Bu kez suç “suçu ve suçluyu övmek”.
De ki, Deniz Göktaş bu suçu gerçekten işledi. Savcıya birisi sormaz mı! “Bu gösteri aylardır sürüyor, bir şey yapmadın. Hadi onu duymadın, peki iki aydır neredeydin?” demez mi!
Deniz Göktaş’ın böyle bir suç işlemediği de ortada. O sadece durumla dalga geçiyor. Mizah yoluyla yeni nesil çetelerin geldiği noktayı vurgulamaya çalışıyor.
Savcı ille bir dava açacak ve mahkeme ille tutuklayacaksa bari “devleti ve kolluk kuvvetlerini küçük düşürmekle” suçlasalardı.
Küçük düşürenin Deniz Göktaş olmadığını bilirdik ama en azından daha geçerli bir bahane olurdu.
İşin garibi, Türk yargısı bir yandan yılların faili meçhullerini çözme yolunda önemli adımlar atarak, suça bulaşan cemaatlerin üzerine o veya bu nedenle de olsa giderek, Melih Gökçek hakkında yıllardır atılmamış adımları atarak beğeni topluyor, tabir yerinde ise okyanusu geçip Deniz’de takılıp kalıyor.
Murat Ağırel kendinden emin
Melih Gökçek haberinden sonra Murat Ağırel ile konuştum.
Melih Gökçek’in oğlunun yurt dışındaki mal varlığını ortaya çıkaran haberi için kutladım.
“Sadece belgeleyebildiklerimi yayınladım. Çok daha fazlası olabilir ama belgesi olmadığı için onları koymadım” dedi.
Gökçek’in açabileceği davalardan çekinmiyor. “Hem elimde belgeler çok sağlam. Hem de tanıklar da gelip anlatmaya hazır” dedi.
“Niye Sözcü’de değil de, Onlar TV’de yayınladın haberi?” diye sordum.
“Haberi Onlar TV’nin kaynakları ile hazırladım. Masrafları Onlar TV karşıladı. O nedenle Onlar TV’de yayınladım. Bundan sonra da dosya haberlerimiz devam edecek.” dedi.
Bu arada İsmail Saymaz da Halk TV’den ayrıldı. Halk TV’deki 2 yıllık yazarlık ve ekran dönemi kapandı. Kendisiyle konuştum.
Sözcü TV’ye ve Sözcü gazetesine geri dönüyormuş. Sözcü’nün yeni dönem reklamlarında kendisini görmemiştim.
“Cafer Mahiroğlu’nu kırmadan, karşılıklı uzlaşarak, saygı içinde ayrılmak istedim. O yüzden süreç uzadı. İlanlarda yer alamamamın sebebi bu” dedi.
İsmail’e de yeni kanalında ve gazetesinde başarılar diliyorum.
Bodrum’un en iyi sezonu olmuş
Dün Bodrum’da bir yemekte Bodrum’un en iyi otellerinden ve birinin genel müdürü ile aynı masada bir araya geldik.
“Nasıl geçti sezon?” diye sordum.
Masaya nazardan korumak için işaret parmağının eklemiyle üç kere vurdu, “En iyi sezonumuz diyebilirim. Bir de pandemi çıkışında böyle olmuştu ama bu hepsinden iyi.” dedi.
Yemek sonrasında ise kalabalık bir sohbet ortamında, Bodrum’da yatırım yapan birkaç kişi ile ayaküstü sohbet ettik.
Tüm lüks mekanların hayatlarının cirosunu yaptığını söylüyor herkes.
Bodrum’da biri deniz kenarı, biri şehrin içinde iki yeri olan bir işletmeci “Haziran ortasına kadar korku dolu günler geçirdik ama sonra gerçek bir patlama yaşandı. Kaliteli her yer dolu. Fiyatlar yüksek ama boş yok. İki yeni mekan var. St. Tropez’den, Mikonos’tan daha pahalılar ve arasanız yer bulamazsınız. Her gece dolular.” diye anlattı.
Müşterilerin yaklaşık yüzde 30’u yabancı, yüzde 70’i yerli turistmiş.
Bodrum’un bu durumu yatırımcıların da gözünden kaçmamış.
Önümüzdeki yıl büyük bir ihtimalle Mikonos’un en popüler, en pahalı ve giderek en kıro mekanı haline gelen Nammos ve belki birkaç başka marka eğlence yeri de Bodrum’da olacak.
Bu yıl Turizm Bakanı Mehmet Ersoy’un otelinde yer alan Mikonoslu Scorpios, mal sahibi Bakan ile yaşadığı sorunlardan ötürü Bodrum’u terk etmişti. Scorpios bu verimli sezonu kaçırdı ama iddialara göre önümüzdeki yıl aynı yerde yeniden açılacakmış. Scorpios için devreye girenlerden biri de ABD Büyükelçisi Tom Barrack olmuş. Ayrıca Scorpios’un sahibi olan Soho Grubu Bodrum’da, Soho adıyla bir başka yer açmayı da planlıyormuş.
Görünen o ki, Bodrum giderek St. Tropez, Porto Cervo, Mikonos gibi Akdeniz’in ultra lüks beldelerinden biri olma yolunda ilerliyor. Gördüğüm kadarıyla belediye de buna göre bir hazırlık yapmış ve bu gelişme ile uyumlu görünüyor.
Umarım birileri çelme takmaz.
Şato vs. apartman karşılaştırma kolpacılığı
Gazetelerin en sevdiği haber başlıklarından biridir: “İstanbul’da apartman dairesi fiyatına Fransa’da şato”.
Emlak satışı yapan internet sitesinden alınmış bir ilan görselinde, İstanbul’da bir apartman dairesi ve yanında Fransa’dan gösterişli bir şato fotoğrafı ve fiyatı yer alıyor.
İstanbul’da 150 metrekare apartman dairesi 1 milyon euro, Fransa’da 700 metrekare şato ve 20 dönüm arazisi 750 bin euro.
Doğru mu doğru ama aslında kolpa bir haber.
Fransa’da yüzlerce böyle şato ya da “maison de maitre” dedikleri türden devasa köşk, İtalya’da, İspanya’da böyle devasa arazili, birkaç yüz metrekare büyüklüğünde şato benzeri kır evi bulmak mümkün. Hem de gerçekten üç kuruşa.
Ancak mesele öyle değil.
Fransa’da bu şatoların sahipleri bu mülklerden kurtulmaya çalışıyor.
Doğru, şato 750 bin euro’ya satılık ama alıp içinde yaşayamaya, tamir etmeye kalksan milyonlarca euro masrafı var. De ki bina sağlam, yıllık masrafı milyon euro tutuyor. Bahçesini, arazisini korumak, bakımını yapmak zaten neredeyse servet ve üstelik de devlet bunu korumanızı şart koşuyor.
Yani değil 750 bin euro, pazarlık etseniz 400-500 bin euro’ya alacağınız bina ile İstanbul’da ya da herhangi bir yerde bir evi karşılaştırmak salakça.
İstanbul’da Boğaz hattı, Nişantaşı, Ulus gibi birkaç semt dışında konutların metrekare bedeli en iyi yerlerde bile 5-6 bin dolar seviyesinde. Çok lüks semtlerde bu 8-9 bin dolar.
Fransa’da, İstanbul’un eşdeğeri sayılabilecek Paris’te ise metrekare bedelleri Paris’in düzgün semtlerinde 14-15 bin euro’lardan başlıyor.
Hotel particulier denen bağımsız binaların fiyatları ise korkunç. Mesela ilgileniyorsanız Paris’te Parc Monceau’ya bakan 1300 metrekarelik bir tuğla bina 75 milyon euro’ya satılık. Metrekaresi yaklaşık 55 bin euro. Hadi pazarlık ettiniz, 40 bine düştü. Aşağısı değil. Üstelik de Paris son yıllarda gayrimenkulde epey değer kaybetmeye başladığı halde fiyatlar böyle…
Avrupa’nın yükselen şehri Madrid’de, iyi bir semtte bir apartman dairesinin fiyatı da metrekaresi 17-18 bin euro’dan aşağı değil. 300 metrekare bir daire 7-8 milyon euro.
Yani siz bakmayın gazetelerin bu haberlerine.
İstanbul bugün olması gereken değerinin çok altında.
Eğer Türkiye Avrupa Birliği hedefine ulaşabilseydi İstanbul’da da fiyatlar Madrid, Paris, Londra ayarında olurdu.
Kimileri “İyi ki olmamışız” diyebilir.
Ama bu aynı zamanda ülkenin değerinin artışı olmaz mıydı!
Minnet
Bugün kazandıkları zaferle Türkiye’nin düşman işgalinden kurtulmasının en önemli ve nihai adımı atan, Cumhuriyet’e giden yolun en köklü temelini bu zaferle kazanan Atatürk’e ve tüm silah arkadaşlarını, şehitlerimizi, gazilerimizi minnetle anıyorum.
En içten teşekkürlerimle.
Ne zaman insan oluruz?
Çomak sokmadığımız zaman.
X’te yazı hakkında yorumlarınızı paylaşın.
Geçmiş yazılar
Videolar







