
Fatih Altaylı
Yazı İçeriği
Bu suç dolandırıcılık değil!
Mesele 13 yılık DNA’yı değil, DNA’nın sahibini bulmak
Manavda PISA gözlemi
Yapay zekanın ahlak sorunu
Bu suç dolandırıcılık değil!
Fatih Altaylı
Eylül 10, 2026
Yazı İçeriği
Bu suç dolandırıcılık değil!
Mesele 13 yılık DNA’yı değil, DNA’nın sahibini bulmak
Manavda PISA gözlemi
Yapay zekanın ahlak sorunu
Biz gazeteciler olarak koca koca sorunları yazıp dururken, sıradan insanlar kendileri için büyük, medyamız içinse başta büyük ama sonra küçük görünmüş meselelerden dolayı mağdur oluyorlar, haksızlığa uğruyorlar, eziyet çekiyorlar, hapis yatıyorlar.
Mesela bunlardan biri de Seçil Erzan.
Hani şu futbolcuların paralarını buharlaştırdığı iddia edilen ve bu suçlamayla 100 yılı aşan hapse mahkum edilen meşhur bankacı kadın.
Kendisi ile cezaevinde karşılaşıp hikayesini öğrenmemiş, sonra da dosyayı incelememiş olsam benim için de önemsiz bir mesele olabilirdi bu dava ve bugün artık haksız olduğundan emin olduğum karar.
Okuyup anladığım kadarı ile size olan biteni özetleyeyim.
Banka faizlerinin düşmesi üzerine Fatih Terim yıllardır çalıştığı bankanın şube müdürü Erzan’a parasına daha yüksek gelir elde edip edemeyeceğini sormuş. Erzan da hem yıllardır çalıştığı hem de bir aile büyüğü gibi sevdiği Terim’i kaybetmemek için parasını farklı biçimlerde değerlendirip, biraz daha yüksek gelir edebileceklerini söylemiş. Erzan, Terim’in parasını, o günkü mevcut faiz oranlarından daha yüksek getiri getireceği yerlerde, birtakım fonlarda değerlendirmeye çalışmış. Bu arada Terim de çeşitli ödemeleri için Erzan’a talimatlar veriyormuş. Seçil Erzan, Terim’e olan saygısından paranın getirisinden fazla olan bu ödemeleri yapamayacağını söylemeye çekinmiş ve farklı kaynaklardan bulup buluşturduğu paralarla bu ödemeleri yapmış.
Terim’in faizlerden daha yüksek getiri sağladığını duyan bazı futbolcular ve hatta eski damadı da paralarını Erzan’a getirip kendilerine de benzer gelirler temin etmesini istemişler.
Erzan’ın hatası “Bu mümkün değil” dememek olmuş. Hepsi eski müşterisi olan futbolcuların paralarını almış ve bunlarla yatırım yaparak gelir elde etmeye çalışmış ama futbolcuların yüksek beklentilerini karşılayamamış.
Daha sonra tehditlere, şantajlara uğramış. Futbolcuların beklediği faizleri ödeyebilmek için tefecilerden para almış, evini, varını yoğunu satmış.
Sonunda işin içinden çıkamayacak hale gelmiş ve patlamış. Ama bu arada futbolcuların çoğunluğu verdikleri paradan daha fazlasını almışlar fakat gözleri doymamış. Hep daha fazla, daha fazla istemişler. Futbolcuların bu yüksek faiz işinin banka dışında oluştuğunu bildikleri dosyaya bakınca çok net anlaşılıyor çünkü mesajlar ve tehditler herkesin her şeyi bildiğini gösteriyor. Normal şartlarda çok önceden banka yönetimine gidecek olan futbolcular, son ana kadar banka yönetimine durumu haber vermemişler.
Seçil Erzan birinden aldığı para ile diğerinin faizlerini ödemeye çalışmış, o yetmeyince başka kaynaklara borçlanmış ve bulabildiği tüm parayı futbolculara dağıtmış. Pek çok futbolcu fahiş gelirler elde etmiş. Anlayabildiğim kadarı ile bu işten zararlı çıkan tek kişi Emre Belözoğlu olmuş.
Dosya ve karar ilginç. Mesela Seçil Erzan tek kelime konuşmadığı ve hiç bir araya gelmediği Muslera’nın “iradesini fesada uğratmakla” suçlanıyor. Aracılık yapan ve bu işten komisyon elde etmek isteyen tercümana ise en ufak bir suçlama yok.
Sakın yanlış anlamayın, Seçil Erzan sütten çıkmış ak kaşık demiyorum.
Onun da suçları var. İlk suçu “salaklık”, sonraki suçu “hayır” diyememek. Ancak çok açık ki, “dolandırıcı” değil.
Tüm bu işlemler sırasında ve sonrasında Seçil Erzan’ın ne parasında ne de mal varlığında tek kuruş artış var. Tam aksine neyi var neyi yok satıp ödeme yapmaya çalışmış. Kendine çıkar temin etmeye çalışmayan dolandırıcı mı olur!
Kendisine yönelik suçlama en kabadayısından “güveni kötüye kullanmak” olabilir, fazlası değil. Ama dolandırma maksadı ile hareket etmediği, dolandırmadığı açık. Dolandırmamış, tam aksine uyanık ve paragöz bir futbolcu grubu tarafından dolandırılmış gibi görünüyor.
Daha başlangıçta Terim’e “Hocam, harcamanız kadar getirimiz yok” dese belki Terim parasını geri isteyecek ve konu kapanacak.
Hadi onu yapmadı, “Biz de aynı oranda gelir isteriz” diyerek bulup buluşturdukları tüm paraları getiren futbolculara “Yok öyle bir gelir. Hadi gidin işinize” dese yine bu hallere düşmeyecek.
Ama belli ki, eski müşterisi olan bu grubun isimlerinin ağırlığı altında ezilmiş ve böyle aptalca bir işe girişmiş. Olay patlayınca bu kez de kendini doğru düzgün savunacak avukatlar bulmak yerine kendini bu işin dışında tutmak isteyen bankanın avukatlarına ve futbolcuların avukatlarına güvenerek onların yönlendirmesi ile ifade verip, kendini iyiden iyiye suçlu duruma düşürmüş ve kendisinin, ailesinin tüm varlıklarını kaybettiği gibi demans hastası annesini de bir başına bırakıp hapse atılmış.
Neyse ki, Bölge Adliye Mahkemesi yani İstinaf Erzan hakkındaki haksız kararı bozdu.
Şimdi yeniden yargılanacak.
Umarım mahkeme heyeti toplumsal bir baskı altında kalmadan, gerçek suça uygun bir ceza vererek adaleti sağlar.
Göründüğü kadarı ile o suç da dolandırıcılık değil, olsa olsa güveni kötüye kullanmak olabilir.
Aslında kullanılan kendisi olsa da!
Mesele 13 yılık DNA’yı değil, DNA’nın sahibini bulmak
Unutulmuş ve bir kenara atılmış meselelerden biri de Çağla Tuğaltay cinayeti.
15 yaşındaki Çağla bundan tam 26 yıl önce, Şişli’deki evinde boğazı kesilerek öldürülmüş halde bulundu ve ölümünün arkasındaki sır 26 yıldır çözülemedi.
Geçtiğimiz üç yıl içinde ben bu cinayetin yeniden ele alınmasını sağlamak için birkaç yazı yazdım ve bir de YouTube programı yaptım.
Ancak yakın zamana kadar hiçbir ilerleme kaydedilemedi.
Ancak Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olmasından sonra dosya yeniden açıldı ve Emniyet’te bu cinayetle ilgili bir birim yeniden çalışmaya başladı.
Dün de medyamız “Çağla’nın giysilerinde bir erkek DNA’sı bulundu. Bu DNA tırnakları arasında bulunan DNA ile uyuşuyor. Aynı kişiye ait” diye manşetler atmış. Konuyu gündemde tutmak için manşet atmalarında hiçbir mahzur yok ama bu DNA meselesi yeni bir mesele değil.
Çağla’nın tırnaklarında kendisini öldüren kişiye ait olduğu düşünülen DNA’lar yeni değil, tam tamına 13 sene önce, 2013 yılında bulundu.
Burada bu soruşturmanın sonuçlanmasını bekleyenlerin umudu aynı DNA’nın yeniden bulunması değil, zaten 13 yıl önce bulunmuş olan bu DNA örneklerinin “kime ait olduğunun” bulunması. Davayı başından beri yakından izleyenlerin kanaati, bu DNA örneklerinin çok güçlü ve siyasi bağlantıları olan birilerine ait olduğu ve bu nedenle üzerine gidilemediği yönündeydi.
Öyle miydi, değil miydi bilemem ama bugün birilerine dokunmanın nispeten daha mümkün olduğunu görüyoruz.
Tek umut da bu zaten!
Manavda PISA gözlemi
Çok ilginç bir gelişme olarak Türkiye PISA sonuçlarında klasman atladı.
Durun, önce bilmeyenler için PISA ne, ona kısaca değinelim.
PISA, Programme for International Student Assessment’ın açılımı. Yani Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı. 2003 yılında 41 ülkedeki 15 yaş öğrenciler arasında yapılan bir değerlendirme şimdi artık 91 ülkede yapılıyor.
Türkiye, 2025 ölçümlerinde her alanda derecesini en fazla yükselten OECD ülkesi oldu. Fen bilimlerinde OECD ortalamasının üzerine çıktık.
İnşallah doğru bir değerlendirmedir.
Ancak sokak röportajlarında gördüğümüz durum pek de buna işaret etmiyor.
Geçen gün sosyal medyada bir video gördüm.
Yoldan geçenlere “maddenin üç hali” soruluyor. “Ben bilmem” diyenler de var, kendinden emin, “hava, ateş, su” diyen de. Muhakkak doğru yanıt olan “katı, sıvı, gaz” diyen de vardır ama o kadar çok kişi saçma sapan yanıtlar veriyor ki, insanın asabı bozuluyor.
Hadi onlar son PISA sonuçlarını etkileyen gençler değil diyelim.
Söylemesi ayıptır, daha dün manavdan 5-6 adet hıyar aldım.
Kasada da manavın bu yıl üniversite sınavına girecek kızı oturuyor.
Tarttı.
“65 lira” dedi. 200 TL uzattım.
Hemen önündeki hesap makinesine uzandığını örünce “135 TL geri vereceksin” dedim.
Kasadan 135 TL çıkarıp verdi ama ben uzaklaşırken hesap makinasında sağlama yaptığını fark ettim. “Bunu kafadan hesaplayamıyor musun?” diye sordum dönüp.
“Yok Fatih Abi, ne gerek var. Makine önümde duruyor” dedi.
Belli ki, yapay zeka da gelince insanlığın ortalaması iyiden iyiye salaklaşacak.
Hep “Yapay zekayı iyi kullanmayı becerenler öne geçecek” diyoruz.
Belki de uzun vadede yapay zekayı kullanamayanlar öne geçecek.
Yapay zekanın ahlak sorunu
Yapay zekanın emek hırsızlığını biliyorduk ama şimdi de bilgi hırsızlığına başladığını öğrendik.
Harvard mezunu olan ve çalışmalarını Princeton Üniversitesi’nde sürdüren Türk-Amerikan matematikçi Levent Alpöge’yi biliyorsunuz muhtemelen.
İki gün önce yapay zeka alanında Nobelli bir bilim insanının ekibinde ikinci doktorasını yapan, fizik profesörü Emre Onur Kahya bir haber verdi.
Levent Alpöge ve çalışma arkadaşı Buckmaster matematik alanında çok önemli bir problemi çözen bir sonuç elde ediyorlar. Ancak OpenAI, bir başka yapay zeka programı üzerinde yürütülen bu çalışmadan haberdar oluyor ve ellerindeki muazzam işlem gücünü kullanarak başkasına ait bu çalışmayı bir ileri seviyeye taşıyorlar ve çalışmanın asıl sahipleri sonucu açıklamadan, sanki kendi çalışmaları imiş gibi yayınlıyorlar.
Bu konuda kendilerine sorulan sorulara ise yanıt verme zahmetine bile girmeyip duymazdan geliyorlar.
Sonrasında işin büyüyüp bilimsel bir rezalete dönüşmeye başlaması üzerine de “Ortak yayın yapalım” teklifi getiriyorlar.
Ve utanmazlığı iyiden iyiye ele alarak Levent Alpöge’nin adının çalışmadan çıkarılmasını da talep ediyorlar.
Yapay zeka ahlaksızlık konusunda da hızla ilerliyor.
Belli ki, yaratıcıları ne kadar ahlaklı ise yapay zeka da o kadar ahlaklı olabiliyor.
Ne zaman insan oluruz?
İnsanın olduğu yerde ahlaksızlık olması normal karşılanmadığı zaman.
X’te yazı hakkında yorumlarınızı paylaşın.
Geçmiş yazılar
Videolar







